20 Eki 2010

Çiğ Balık - Ege Mezesi

Bu çok az bilinen bir balık mezesidir, ana yemek olarak değil genelde tadımlık meze olarak yapılır. Çok az bilinmesinin sebebi ise yapabilmenin (yapmak değil aslında yapması kolay, başlaması diyelim) çok zor olmasındandır.
En önemli şey seçeceğiniz balığın taze olduğuna emin olmanızdır. Buzluğa girmiş ya da dışarıda beklemiş balıkla kesinlikle olmaz. Sabah üşenmeyip balık haline gidip balıkçıların getirdiği o gün tutulmuş balıklardan yapabilirsiniz. Ya da balıkçılık merakınız varsa kendi tuttuğunuz balıktan teknede hemen yapabilirsiniz ki ben bunu tercih ederim.
Diğer bir önemli husus, balığın cinsidir. Her balıkla yapılmaz. Ben en çok lambukadan yapılmışını sevdim. Orfoz , lahos, levrek ya da mezgit ile de güzel oluyor. İri sardalya ve kolyoz ile yapıldığını duydum fakat hiç yapmadım.
Büyük balıkla yapıyorsunuz balığın tamamını değil , yüzgeç altını kullanacaksınız, sardalyada bu mümkün değil tabii ki tamamını kullanabilirsiniz. (Yüzgeç altı, balığın ensesinden, orta yüzgeçe kadar olan yeri.)
Çiğ balığımızın bahsedilen yerlerini kesip, derisini soyup ince ince kesiyoruz. Serçe parmağımızın yarısı olarak düşünün inceliğini (yüzey geniş olsa da ince olması şart, resimdeki gibi).. En zor kısmı budur belki, taze balığı temizlemek ve kesmek.
Kestiğimiz balıkları cam bir kabın içine sıkışık olmayacak şekilde alıp üzeri açık kalmayacak kadar limon suyu ekliyoruz. Limon suyunun tamamını örtmesi gerek. İçine bir kaç adet tane karabiber, dövülmüş sarımsak ve tuz ekleyip karıştırıp buzdolabınıza kaldırın. Balığınız iki saat içinde hazır olacaktır. Gerisi süsleme sanatı oluyor. Nasıl servis edeceğiniz size bağlı. Üzerine ince limon dilimleri ve dereotu ile servis edebileceğiniz gibi balzamik sos ya da çok az nar ekşisi ve zeytinyağı ile de yapabilirsiniz.
Yaptığınız meze bir kaç gün buzdolabında limon suyunun içinde bekleyebilir, istediğiniz zaman kullanabilirsiniz.


Kalamar Tava

Friendfeed'den nefesimsin ve Tuykalem isimli kullanıcının ricası üzerine kalamar tava tarifi yazıyorum, kendisine ve yapacak herkese şimdiden afiyet olsun..

Malzemeler:
- Kalamar (iki kişi için yarım kilodan hesap edin)
-Un
-Tuz

- Terbiye için:
* 1 Kaşık şeker
* 1 Kaşık karbonat
* 1 Adet bira

-Sos için:
* Yarım bardak yoğurt
* İki kaşık mayonez
* İki diş sarımsak
* Bir tutam maydonoz
* Ekmek içi (iki-üç dilim ekmekten)
* İki kaşık limon suyu
*Bir tutam dere otu

Önce terbiye; Bence hazır almak yerine, pazardan temizlenmiş ve tazesini almak çok daha iyidir. Temizletemediyseniz, temizlemesi de çok kolaydır. Önce içindeki şeffaf kemiği çıkarın, bacaklarını ve içini komple çekerek koparın (bacaklarını atmayın, onlar da kızarır güzel olur) , mürekkebini yıkadıktan sonra mutlaka zarını yolarak temizleyin. Daha sonra halka şeklinde kesin kalamarları. Yıkadıktan sonra hemen pişirmeyecekseniz bir poşetin içine koyup kasapların eti dövdükleri gibi dövüp buzluğa atın, donup çözülmüş kalamar daha yumuşak oluyor. Bu tercihe bağlı, hemen pişirmeye de geçebiliriz.
Daha sonra bir kabın içine şekeri ve karbonatı koyun, kalamarları ekleyip köfte yoğurur gibi 5 dakika yoğurun.. Yoğurma işlemi bittikten sonra, birayı da ekleyip dolapta dinlenmeye bırakın. Bir güne kadar dinlendirebilirsiniz, ama en az 4-5 saat olmasına dikkat edin..
Dinlendirme işlemi bittikten sonra kalamarları TUZLU suda yıkıyorsunuz. Bir kabın içinde suya tuz karıştırıp onun içinde yıkayabilirsiniz. Terbiyesi nihayet bitti.

Gelelim pişirmesine: Kalamarların suyunu süzdükten sonra biraz tuz kattığımız una bulayıp, derin bir kapta kızgın yağa atıyoruz. 2-3 dakika içinde pişecektir, daha fazla tutmaya gerek yok..

Sos için: Sos malzemelerinin hepsini karıştırıyoruz, tek tek yazmaya gerek yok. Bazıları ceviz içi de rendeliyor ama ben pek sevmem , böyle daha iyi.

Kalamarın pişirme süresi çok önemlidir. Bir kaç denemeden sonra uzmanlaşırsınız eminim. Afiyet olsun.




2 Eki 2010

Micmacs- Yumuşacık Bir Film

Fransız filmleri aslında beni biraz geriyor, ama söylemek istediğini insanı sıkmadan söylebilecek böyle yapımlar da çıkıyor ki sırf bu yüzden takibi bırakmamak gerektiğine hükmedebiliyorsunuz.
Bu filmi seyrettikten sonra ağzınızda kalacak Amelie tadı sadece filmin Fransızca olmasında değil kesinlikle. Filmin yönetmeni Jean-Pierre Jeunet aynı zamanda Amelie filminin ve hatta ilginiz varsa kesinlikle bileceğiniz Delicatessen ve The City of Lost Children filminin de yönetmeni. Üst üste gişe Hollywood filmlerini inceledikten sonra böyle bir film de yazayım da üzerime yapışan popüler karakter imajımı biraz sileyim, ben de azcık entelim diyebileyim dedim:))...

Film aslında yeni değil, 2009 yapımı, ama internette yeni gördüm ve sanırım sinemalarda oynamadı, ya da ben kaçırmış olabilirim. Bu kadar geri planda kalması için ne yaptı onu da bilmiyorum.

Filmimizin kahramanı Bazil isimli gencin hayatında iki önemli dönüm noktası vardır. Birisi çocukluğunda babasının savaşta mayına basarak ölmesi, diğeri de çalıştığı video satan dükkanın önündeki silahlı bir çatışmadan çıkan kurşunun başına saplanması. Babası öldükten sonra yetimhaneye düşen kahramanımız, başına kurşun saplandıktan sonra ciddi bir ameliyat geçirir. Doktorların iki şansı vardır, ya kurşunu çıkaracaktır bu durumda hastanın bitkisel hayata girme riski yüksektir, ya da kurşun orada kalacak bu durumda da ileriki yaşantısında adamın her an ölme riski olacaktır. Yazı tura atarak ikinci seçeneğe karar verir doktorlar. Bu durumun bize hediyesi de, Bazil'in her an öleceği korkusunu işlemesidir. En mutlu olduğu sahnelerde peşimizi bırakmayan ama hiç bahsedilmeyen ölüm. Seyirci de bu şekilde ortak edilmiş endişeye.

Bazil , hastaneden çıkmıştır ama evini ve işini kaybetmiştir. İş bulamayan genç çareyi sokaklarda dilencilik yapmakta bulur. Bütün hayatı değişmiştir ve yeni arkadaşları olmuştur. Birbirinden ilginç bu insanlar bir hurda çöplüğünde kendi krallıklarını kurmuş renkli kişilerdir ve kahramanımızın bu insanlar arasında kendine yer bulması çok uzun sürmez.

Ancak her şey renkli ve eğlenceli giderken, Bazil bir gün babasının ölümünden sorumlu olan mayını üreten silah fabrikasını ve başına giren kurşunu üreten silah fabrikasını bulur. Kaderin cilvesi ile bu ikisi karşı karşıyadır ve ikisinin de başında son derece hırslı patronları oturmaktadır. Tek başına, evsiz ve işsiz Bazil, bu silah patronlarından intikam almaya karar verir. Arkadaşları onu yalnız bırakmayacak, her birisi kendine has yetenekleriyle bu serüvende büyük devlerle savaşacaklardır.

Renkli kişiliklerin ve yarı masalımsı anlatım tarzı ile son derece akıcı bir dile sahip Micmacs.. Yönetmenin ustalığı kendini bir çok sahnede göstermiş, olayları aktarımı, ağzınızda bırakacağı tat gerçekten çok güzel. Temiz ve samimi ilişkiler, silahların kötülüğü, vahşi kapitalizmin karşısındaki duruş ve bununla örtüşük no war make love mesajı baştan sona insanın içini ısıtan bir filmle karşımıza çıkıyor ve seyirciyi hiç rahatsız etmeden veriliyor. Başta söylediğim gibi yormadan da bir şeyler anlatılabiliyormuş demek:)

Geçen seneye ait bu filmi henüz daha izlemediyseniz çok geç olmadan mutlaka izleyin derim. Çok seveceğinize eminim.

Kick Ass


Marvel adı geçince bünyenizde bir kıpırdanma mı oluyor? Peki süper kahramanlar, fantastik dünyalar, kötü ve iyinin çarpışması deyince kulaklarınızı dikip dikkat mi kesiliyorsunuz? Gelin o zaman yamacıma, anlatacak bir şeylerim var size..
2008 Nisan ayında Marvel tarafından Kick-Ass serisinin ilk bölümü yayınlandığında "super hero" hayranları beklediklerinden çok daha farklı bir kahramanla karşılaştılar. Süper güçleri olmayan (ki bu olabilir aslında, başka örnekleri çok) ve daha da ilginci, süper kahramanlığı beceremeyen bir süper kahraman. Gerçi tersten bakarsak, diğer süper kahramanların da çoğu, hatta özellikle en popülerleri, gerçek hayatlarında şaşkın, başarısız bir profil çizerler (superman, spider man vs) .. Ancak kostümü giydikleri anda bambaşka bir kişiliğe bürünürler ve harika yaratırlar. Bu belki hayal kurmayı kolaylaştırıp, sıradan insanların da kendilerini süper kahraman olarak hayal etmesine olanak tanır. Hali hazırda Bruce Wayne değiliz ki hepimiz Batman olabilelim değil mi? Ama kostümü giymesine rağmen süper kahramanlıkta pek de başarılı olamayan (buraya bir soru işareti koyacağım, bu tartışılır) kahramanımızın hikayesi tuttu ve serinin 8 bölümü yayınlandı. (Buraya bakabilirsiniz) . Hatta bu yetmedi, düşük bütçeli de olsa bir filmi çekildi ve oldukça başarılı bir hasılat elde etti.
Filme gelecek olursak, yönetmen kolduğunda aksiyon sahnelerine alışık bir yönetmen Matthew Vaughn oturuyor. Kadro ise kalabalık, Kick-Ass/Dave Lizewski rolünde Aaron Johnson var. Big Daddy karakterinde ise artık her yerde karşımıza çıkan Nicholas Cage var. Gerçi çizgi romandaki tipe pek uymamış ama uysa da koyduk uymasa da demiş yapımcılar sanırım.

Filmin konusu kısaca şöyle: Lisede okuyan Dave bir çizgi roman hastasıdır ve sıradan bir insanın da süper kahraman olup insanlara yardım edebileceğine inanmaktadır. Bu fikri saçma bulan arkadaşlarına rağmen kendisine yeşil bir dalgıç kıyafetinden bozma bir kıyafet edinir, ve sopasını alıp suçlu avına çıkar. İlk denemesi tam bir fiyasko ile sonuçlanacak ve hastanelik olacaktır. Ancak bu kahramanımızı yıldırmaz, ağaçtaki kedileri kurtarmak vs gibi küçük işlerle de olsa süper kahramanlıktan vazgeçmek istemez. Bir gün bir çetenin kovaladığı adama yardım ettiği görüntüler amatör bir kamera ile çekilip Youtube da yayınlanmasıyla ülke çapında bir kahramana dönüşür. Bu ünü underground çalışan Baba-Kız süper kahramanın ve bir suç çetesinin de ilgisini çekecektir.

Bundan sonra filmimizde gerçek süper kahramanlar ve gerçek kötüler vardır ve aksiyon başlar. Film zevkinizi kaçırmamak için devamını anlatmayacağım.
Sinemalarda sadece "super hero" kahramanlarının ilgisini çekmeyi bekleyen film beklenenin üstünde bir ilgi yaptı. Bunda aksiyon sahnelerinin etkisinin olduğunu söylemek mümkün. Ancak tabii ki bir çok hayran çizgi romandaki kadar bol ve kanlı aksiyon sahnesinin olmamasından gene de şikayet etti. İkinci filmin de gündemde olması yeni seride bu konuda ne yapacaklarını gösterecektir bize.

Kıyafetler, kostümler ve sahneler oldukça başarılı. Bunun üstüne temponun dengeli olarak filme yayılmasını, sürükleyiciliğini de eklersek bence uzun zamandır izlediğim süper kahraman filmlerinin en iyisi diyebilirim rahatlıkla. Özellikle hit girl karakteri aksiyonları ile filmi boyamış diyebiliriz.

Kick-Ass filmi için, severek takip ettiğim ve konusunda benden daha uzman:) "kahramanlar sinemada" blogunu ziyaret edip, neler söylenmiş neler yapılmış ayrıntılı inceleyebilirsiniz. >>>buradan

Hot Tub Time Machine- 80'leri özleyenlere

Komedi filmlerinden genelde uzak durmuşumdur, kötüsü hiç çekilmez, bir de insan herkesin güldüğü şeye gülmeyince kendisini elit bir yaratık gibi hisseder ki iğrenç bir duygudur. Hot Tub Time Machine de afiş, konu ve kadro olarak benzer biz çizgide göründü ama hakkındaki güzel eleştirilere dayanamayıp seyretmeye karar verdim iyi ki yapmışım.
Kısaca film künyesinden bahsedeyim. Yönetmen koltuğunda Steve Pink oturuyor. John Cusack, Clark Duke, Craig Robinson, Rob Corddry filmin ana karakterleri.
80'li yıllarında çok iyi arkadaş olan üç kişi, yeni zamanda tam bir loser olmuşlardır ve artık görüşmüyorlardır. Hepsi de kendi hayatlarını kurmuş, ama hiç birisi istediği gibi yaşamamaktadır.

Adam (Cusack) karısı tarafından terkedilmiş, oğlu Jacob ile kalmıştır. Nick (Robinson) ise bir müzik aşığı olmasına rağmen karısına olan sevgisinden dolayı onun istediği gibi düzenli bir işte düzenli bir hayat yaşamakta, buna rağmen bir gün karısının kendini aldattığını farketmiştir. Lou (Corddry) ise tam bir eğlence adamıdır, ama yalnızdır ve kimse onu istemez..Jacob (Duke) ise tam bir new age çocuğudur. Kafasını video oyunlarından hiç kaldırmayan, iletişimi zayıf, asosyal bir profil çizer.

Arkadaşlarından Lou bir gün çok alkollü bir şekilde arabayı garaja sokup sızar kalır, egsoz gazından zehirlenmiştir ama herkes intihar ettiğini sanır. İki arkadaşından başka kimsesi yoktur ve doktorların ricası ile bu üç arkadaş ve birisinin oğlu, gençliklerinde eğlenmeye gittikleri bir kayak merkezine kafa dinlemeye ve biraz eğlenmeye giderler.

Artık hiç birisi yıllar önceki teenage değildir, zevkleri , eğlence anlayışları, hayata bakışları değişmiştir. Kaldıkları ilk gece hep beraber bahçedeki jakuziye girerler ve bol bol alkol alırlar. Uyandıklarında ise kendilerini 1980 yılında bulurlar. Dört kişi o zamanki hallerine dönmüşlerdir , ve filmlerden öğrendikleri kadarıyla eğer zamanının akışını değiştirmek istemiyorlarsa o sene ne yaptılarsa aynısını yapmak zorundadırlar.

Bu içi geçmiş dört kişinin , seksenli yıllardaki bir partide yaptıkları, geri dönmeye çalışmaları filmin ana konusu. Yanında da garnitür olarak bol bol gönderme var, seksenli yılların klişeleri, filmleri (özellikle elbette Back to the Future göndermesi dolu) ve yaşam tarzına göndermeler dolu film özellikle eğlenmek için bire bir. Filmde ne yönetmenin kattıklarını arıyorsunuz, ne mantık hatalarını takip ediyorsunuz, ne kurguya takılıyorsunuz. Safi bir eğlence, başlıyor ve bitiyor, yüzünüzde de güzel bir tebessüm kalıyor. Eğer istediğiniz kafa boşaltmaksa kesinlikle tavsiye ederim. Bol bol erotik ve hardcore espriler barındırıyor film söylemeden geçemeyeceğim, o yüzen dublal değil orjinal dilinde izlemeye çalışın.


Sevdiysen paylaş.