28 Ağu 2010

Yarım kalan..

Tuz bir asitle bir bazın tepkimesiyle oluşan maddelerin genel adıdır. Asit ve baz nötrleşirken tuz ve su ortaya çıkar.
Su ise bu hayatın özüdür. Yaşam denilen şey su olmadan var olamaz.
Acı çekmek ise var olmanın bir sancısıydı. Su nasıl var olmak için olmazsa olmazlardansa, acı çekmek de var olmanın kaçınılmaz sonucuydu.
Tuzun, suyun ve acının bileşkesi ise gözyaşı diye düşündü. Varoluşun çocuğu acaba gözyaşları mıydı?
Deniz de acaba tanrıların gözyaşlarıyla oluşmuş ve dünyadaki yaşamın, varoluşun başlangıcı mıydı?
Bütün bu ironiler, ilişkiler basit bir tesadüf müydü, yoksa bunları düşünmese aslında ortada ne bir bağlantı ne de bir tezat olmayacak mıydı? Bu mümkün müydü, hiç bir şeyi düşünmeyebilmek?

Tam olarak bunları düşünüyordu misinası başparmağını titretmeye başladığında. Tamamdır balığı yakaladım diye acele edip misinayı hemen çekmek için de fazla tecrübeliydi. Birden kafasındaki bütün düşünceler buharlaştı, artık bütün dikkati elindeki misinadaydı. Balık sadece O'nu denemişti, gövdesiyle yeme sürünerek geçmiş, biraz titreşim yapmış, sonucu beklemişti. Aralarında elli metre kadar dikine bir mesafe olan ve birbirini deneyen iki canlı. Ama bu sefer durumun kokuşmuş romantikliğini düşünmedi , sadece ve sadece misinaya konsantre olmuştu. Zeki bir balık olduğuna göre güzeldir de diye düşündü kadınlar aklına gelerek, dudaklarının kenarlarında hafif bir gülümseme yayıldı. Titreme bitmesine rağmen biliyordu balığın orada olduğunu. Beklemeye devam etti, ki zaten başka bir seçeneği yoktu. Deniz, tekne, dalgalar, Veli kaptan ve hatta belki de zaman dondu bir anda misinası aşağıya doğru kuvvetlice çekildiğinde. Eliyle hızlıca vurdurdu misinayı, iğneyi balığa sapladığını hissetti ve hiç ara vermeden yukarı doğru çekmeye başladı, bir boşluk bir tereddüt bile balığın kaçmasına sebep olabilirdi. Balığın ağırlığını hissetmişti, gelişine bakılısa bu bir çupraydı.
Balık ; çenesine kocaman bir iğne girmesine rağmen zekasından hiç bir şey kaybetmemiş, hızlıca yukarıya yüzerek oltanın boş gibi hissedilmesini ve çeken kişinin acaba kaçırdım mı diye bir anlık tereddüt etmesini ve duraklayacağı anı kolluyordu. Bunu çok iyi biliyordu misinayı çekerken, ama bunu balığın nereden bildiğini bilmiyordu. Bir balık daha önce yakalanmadıysa bunu nasıl tecrübe edebilirdi ki? Yakalandıysa da denizde ne işi vardı o balığın?
Bu düşüncelerin arasından Veli kaptanın rakı ile terbiye edilmiş kalın sesiyle sıyrıldı.
“De gidi Erkut deeee, len balığı çeksene ne düşünüyon sen öyle. Gerçi çekme gari sen balık malık kalmadı onun ucunda, seni mi beklicek o kuzu? Vire süzülüp durun sen günlerdir, hiç hayır değil buu”
İçgüdü diye hayıflandı Erkut. Beni mi bekleyecek balık?

-------------0-----------0-----------0--------------0------------

Kum;
Hala keskin, hala acımasız, hala sert. “Bildiğin kum işte, ne var” diye geçirilemiyecek kadar aristokrat, ama hikayelere konu olamayacak kadar lümpen. Tam kararında bir kum, sanki biri kumu yaratmak için kumu yaratmış. Bunu bir yere not almak gerek.

Rüzgar;
Bu mevsimde bu kadar hüzünlü esmez ki, bir iş var bunda…….

Deniz;
Rüzgara uymuş o da. Ne kadar önemli ve yüce olduğunun farkında. Güzel bir kadın kadar nazlı ve uçarı. Poseidon, Kronos’un evladı, Zeus’un kardeşi, kendi kızına aşık olmasının yükünü bile arındırabilmiş kutsal su, yüce denizde. Dilinden anlamazsanız canınızı yakacağı çok belli, ve gene bunu yapacak gibi duruyor. Eminim yapacak, temkinli olmak gerek.

Sesler;
Bir çok ses var. Biraz daha dikkatli dinlemek gerek, ayırabilecek yetiye sahipsin bütün sesleri. Dalgaların sesini, rüzgarın sesini çıkar. Geriye kalan ses tanıdık mı? Bir çocuk kahkası. Dünyada her insanın tanıyabileceği bir ses. Düşük genlikte bile olsa, dalga boyunun da düşük olmasından dolayı iyi yayılır çocuk sesi, uzaktan duyulabilir. Büyüdükçe öyle kahkaha atamaz insan. Ama suç genlikte değil, hayat mı kısıyor insanın sesini ne? Şu anda duyduğun kahkahaların sahibini görebiliyor musun? Ayaklarını denize sokmuş bir kız, tanıdık mı? Elbette tanıdık. Git ona. Daha fazla yaklaş. İçinin huzurla mı dolması gerekiyordu şu anda, neden huzurlusun, biraz zorlama gibi gelmedi mi sana da bu huzur? Bir gariplik var.

Mutluluk (tez);
Çok yakınında mutluluğunun kaynağı, bir an önce yanına gitmelisin. Adımlarını hızlandır, kum nasıl olsa tanıdık sana izin verir. Kumda yürümenin basit ritüelini gerçekleştir sadece, omuzlarını ve başını biraz öne at, bacaklarını bütün gücünle çalıştır, ellerini de sırayla sallamayı ihmal etme, bacaklarınla eşit hızda, az kaldı, sese yaklaşıyorsun.

Acı (antitez):
O çığlık???
Omiriliğini titreten ve içine kusma hissi veren o çığlık?? Çok yaklaşmış olman gerekmiyor mu denize ve kıza? Şimdi çığlığı duydun ve durdu her şey. Deniz nasıl durabilir, kum nasıl durabilir? Çığlık nasıl havada asılı kalabilir? Kimse yok etrafta senden başka. Neden her şey tanıdık? Bir şeyler ters gidiyor, müdahale etmen gerek, ama neye ve kime? Hiç bir şey yok ki. Gri deniz durmuş sana bakıyor. Konuşabilse belki bir kaç kelime kusacak acıyacak haline. Artık panik olabilirsin çıktı her şey kontrolünden. Kız yok, ve o olmayınca sanki diğer her şeyin anlamı da değişti, bozuldu.

Çaresizlik(sentez);
Yok, hiç bir yerde yok.Yapılabilecek ne kaldı ki, ağlamaktan başka? Bırak gözyaşların aksın. Gözyaşı üzerine düşünmüş müydün daha önce? çok tanıdık geldi. Ama neden bütün herşey değil de gözyaşları çok gerçek geliyor sana? Yanağının ıslanması dışında sanki hiç bir şey doğru ve yerinde değil gibi. Sonuç mu çıkaracaksın? Hayır saçmalama, çıkaramazsın, daha önemli şeyler var şimdi. Uyanmayı denesen?

Uyanmak mı?
Uyanmak???

26 Ağu 2010

Mektup


Posta kutusundan aldığı bir demet zarf arasında hiç beklemediği bir şey gördü.Onca fatura ve banka zarfı arasında insan eliyle ve ismine yazılmış,buram buram mürekkep kokan,karakteristik bir yazı içeren ve son bir kaç harfi sanki yağmur değmiş de yazı dağılmış gibi görünen bir zarf…
Zarfı dikkatlice eline aldı, evine doğru döndü ve yavaş adımlarla yürümeye başladı.

Yürümek daha serin bir duygu değil miydi diye düşündü bir yandan, ayaklarındaki bu ılıklık neydi peki? Yürümeyi böyle hatırlamıyordu, biraz ayaklarına konsantre olmaya çalıştı, sadece ayaklarını düşünmeyi …

Birden her şeyin mum alevinin ışığındaki cisimlerin gölgesi olduğu hissine kapıldı, bütün dünya sanki berbat bir salınımda kararıp titremeye başlamıştı.Herhangi bir şeye konsantre olmaması gerektiğini hissetti.
Zaten süregelen bir çok gariplikten her hangi birisiydi sonuçta.
Önemsemedi....

Salona girdiğinde Nasrı’yı haki koltukta otururken buldu. Bir kez daha onun sanki elle çizilmiş gibi duran gözlerine baktı. Hiç bir duygusunu belli etmeyen, camdan yapılmış gibi duran, insanın içini ürperten o iki çizgiye baktı. Bir şey demek gelmedi içinden ama dudaklarının kenarından “bir zarf gelmiş” kelimeleri döküldü. Aslında bunu sadece düşündü mü yoksa söyledi mi kendisi de emin olamadı. Bir tepki görebilir miyim diye boş yere gözlerini karşısındakinin üzerinde gezdirdikten sonra hayal kırıklığını da yanına alıp hemen yandaki bu sever mavi koltuğa çöktü.

-Sesimi duyabiliyor musunuz Özlem hanım?

Elindeki zarf, kendisi, Nasrı ve dünyanın geri kalanı ile başbaşa kalmıştı. Kafası önde iyiydi, evet böyle dursun biraz diye düşündü. Bir şeyler düşünüyormuş gibi yapabileyim en azından, bilmesin kimse kafamın içinin bomboş olduğunu. Güçlü görünebilmek de güçlü olmak değil miydi, kendisini kandırabilirse ne kalıyordu ki geriye, dünya zaten saf değil miydi? Her şeye inanmaz mıydı?
Ah bir de şu karşıdaki Nasrı olmasa, biliyordu biraz sonra bir soru soracağını, bu sessizliği, bu dengeyi bozacağına emindi. Ama bu kadar çabuk beklemiyordu.

-Açmayacak mısın zarfı? İçinden çıkabileceklerden mi korkuyorsun?

İşte, budur
Bu kadar olabilir.
Gene en derindeki duygusunu sanki kendi elleriyle koymuş gibi bulmuştu bu şeytan. Kimbilir nasıl bakıyordu şimdi yüzüne. Kafasını kaldırıp onunla gözgöze gelme fikri bile onun ürpertmeye yetti.
Açmayacak mıydı zarfı gerçekten?

-Hiç bu kadar tepki vermemişti. Paliperidon verelim, Invega Extended-Release, 3×1

Olasılıkları gözden geçirdi kafasından hızlıca,
Zarfı açmayabilir, Nasrı ile aynı garip ilişkisine devam edebilirdi. Bu durumda da bir sürü olasılık vardı, mutlu olabilir ya da mutsuz olabilirdi. Mutlu olması durumunda vücuduna olan her şeyi boşverebilir, zaten mutluluk insanın beynindedir gibi klişe bir cümleyle kendini avutup devam edebilirdi yaşamaya.
Mutsuz olursa da bir sürü yol vardı. İntihar edebilirdi mesela. Zaten cennete gitmeyi pek istemiyordu, sonsuza kadar mutlu olmak onu çok ürpertiyordu, bundan daha fazla korkunç ne olabilirdi, cehennemde en azından durumdan tat almaya çalışmak gibi bir uğraşın olurdu, evet intihar edebilirdi, böylece cehennemini de garantilerdi, varolan herhangi bir din doğruysa intiharın cezasın hepsinde cehennemdi. Tanrı yoksa da zaten ne önemi var…
Zarfı açınca ne olacak peki?
O zamanki ihtimalleri düşünmek bile istemiyordu. Zaten düşünemeyceği kadar ihtimal vardı olabilecek. Yani düşünse de zarfı açmadan çözemeyeceğini bildiği için boş yere düşünmek istemiyordu, düşünürmüş gibi yapmaya devam etmesi en iyisiydi gene.
Acaba etrafını inceleyip olmaması gereken bir şey mi bulmaya çalışsaydı, saçma olan bir şey, yanlış olan bir şey, hatta “hikayede olmaması gereken bir şey”. Bunun çok yardımcı olacağını duymuştu bir kere. Defalarca denemişti ama hiç başarılı olamamıştı.
Sonra söz dedi, yaparım. Gücüm yok şimdi. Bir el istemiyorum şimdi, bir yardıma gerek yok hatta fazla bile gelir bana. Sadece dursam diye düşündü, hiç bir şeyi istemek bir insanın isteyebileceği en fazla şey miydi gerçekten?

“Açma zarfı, istemiyorsun, Burada benimle olmaktan mutlusun” dedi Nasrı.
Doğru mu söylüyordu, acaba?
“Ben hep doğruyu söylerim” diye cevapladı. Gene aklını okumuştu. İnsanının zihnindekini okuyan birisi veya bir şey olduğu sürece nasıl özgür olabilirdi ki tam anlamıyla? Bilinen bir şey nasıl özgür olabilirdi ki? Zarfın içindeki özgürdü mesela şu anda, ama açıp okuduğu zaman onun ne olduğunu bilecek, kendi bilinciyle zarfın içindekini esir edecekti. Hatta belki içindekine tepki vererek, belki gülerek belki ağlayarak belki de şaşırarak zaten esir ettiği bilinmeze en ağır cezayı verecekti. Hiç bilinmemeliydi zarfın içindeki, esir olmamalıydı. Kendi varoluşuyla bir şeyleri değiştirmemeliydi, bu sorumluluğu almamalıydı. Özgür olmalıydı her ne yazıyorsa o zarfın içindekiler. O anda kararını verdi. Hiç açmayacaktı zarfı. Nasrının gülümsemesinin yanından geçerek şöminenin alevine attı zarfı. Bacağındaki ılıklık azalmış mıydı? Belki bir bakabilse bacaklarına düzelirdi her şey.
………………
………………
Doktor Sinan, kalemi cebine koydu, yanındaki genç acil doktoruna bakarak iç geçirdi.

-Hebefrenik şizofreni, öyküsü pek parlak değil, bacaklarını falçata ile doğrayacak kadar olmamıştı hiç.

Doktor Hakan, fakülteden çıkarken “cennet bahçesi” nin beklemediğini biliyordu kendisini ama, üstüste ağır gelmeye başlamıştı olanlar. Doktorluk bana uygun değil miydi acaba diye düşündü? Gülmemek için zor tuttu kendini.
Doktor Hakan, elindeki zarfı karşısındaki tecrübeli , yaşlı, ve kendisinde eserine bile rastlanmayan ölçüde soğukkanlı ruh ve sinir hastalıkları uzmanı doktora uzatarak, buyrun Özlem hanımın dosyası dedi, kendisine acilde yapılan konsültasyonlar ve genel durumu, gerisi size emanet dedi.

Doktor Hakan bey zarfı gülümseyerek aldı,
” Çok yazık ” dedi..
“Çoook.”
-Nedir hocam yazık olan?
-Hastamız Özlem, ayrı olduğu kocası bir gün cinnet geçirmiş ve çocuklar hafta sonu onda iken vahşice doğramış, sonra fotoğraflarını çekip kime göndermiş dersin?
-Uffff
-Herkesin hikayesi vardır, ama bazılarının hikayesini dinlemek bile istemezsin. Hadi sen de git uyu biraz, gözlerinin durumu hiç iyi değil, senin de hastam olmanı hiç istemem. Görüşürüz.

Buz gibi kaldı genç doktor Hakan. Alışmalıydı bunlara, alışacaktı, biliyordu.
Bir adım geriye attı, birden aklına gelen şeyin ağırlığıyla boynunu öne doğru eğdi.
Hocam diye bağırarak koşmaya başladı. Aynı soğukkanlı ifade ile kendisine bakan yaşlı doktorun yanına vardığında nefes nefeseydi.

-Hocam, anlattıklarınızı düşündüm de, travmatik olayların şizofreniyi başlatmadığını biliyordum, bir terslik yok mu?
-Hmmm dedi hocası, “hikayede olmaması gereken bir şey” mi buldun yoksa? yaşına göre epey başarılısın.

Ve arkasına döndü gitti.

Titriyordu her şey, mum aleviyle aydınlatılmışçasına. “Hayıııır” diye bağırmak istedi, ama gerek yoktu.

Gitti......

Evimde En Sevdiğim Köşe


Bu aslında bir mim konusu idi, Mehbup mimlemiş, Ebru da yazmış , zaten hallolmuş ama, ben de okurken düşündüm, benim acaba evdeki en sevdiğim köşe neresi diye.

Resimdeki köşe benim evde en sevdiğim köşedir, kendisi salonumuzun kuzey duvarında üst tarafta ikamet eder. Onu diğer köşelerden ayıran çok büyük bir özelliği var. Bu köşe çok duygusal. Evet evet yanlış duymadınız, bu köşeyi diğer bütün köşelerden ve cihandaki hatta kainattaki bütün cansızlardan ayıran eşsiz bir yeteneği var. Hissedebilmesi.
Anlatacağım efendim, tek tek anlatacağım, bunu ne zaman farkettim , nasıl anladım, hepsini anlatacağım.
Her şey bir kaç yıl önce yeni evimize taşınıp boya yapacağım zaman başladı. O köşeyi gördüğüm zaman hiç de diğer köşeler gibi olmadığını sezmiştim. Sonradan anlayacaktım ki, beni , yani bir yabancıyı gördüğü için utanmış, renginde hafif bir pembelik oluşmuştu. Bu resimi de o zaman çektim efendim. Ama bu renk değişikliği üzerinde pek fazla durmadım, şampanya rengi boyayı vurdum geçtim üzerine.
Kış gelip yağmurlar başladığı zaman hayatımı kökten değiştirecek günlerin geldiğini bilmiyordum tabii. İşimden çıkartılmıştım ve yeni bir iş aramaktan yorulmuştum Maddi sorunların üstüne aldığım aşırı alkolden çıkan sağlık sorunları da eklenince pek tadı olmayan hayatımdan kaçacak yer ararken o gün onu farkettim. Tam karşısındaki pencereden yağan yağmura bakıyordu ve rengi kararmıştı. Kışın bütün kasveti, bütün ızdırabını hissedebiliyordu. Daha bu şaşkınlığı üzerimden atamadan ağladığını farkettiğimde, artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını anladım.
Salondaki köşe, pencereden yağan yağmura bakıyor ve gözyaşı döküyordu. Korkarak, ama korkutmamaya çalışarak iyice yaklaştım ona, sandalyenin üzerine çıktım ve kokusunu hissedebileceğim kadar yaklaştım. Bir köşeye aşık mı oluyordum?? Üzülme dedim ona, üzülme, geçiyor her şey. Ama o ağlamasını arttırdı, sevdiğinin ağlamasına dayanamayan dünya üzerindeki herhangi bir erkek gibi ben de ağlamaya başladım. Bir yandan ağlıyor, bir yandan onu ne kadar sevdiğimi söylüyor, onu bir daha hiç üzmeyeceğimi, her şeyi halledeceğimi söylüyor, ellerimle pürüzsüz yüzeyine dokunuyor, sevgiyle okşuyordum.
Ağlamaktan helak olmuş bir şekilde arkama döndüğümde, eşim ve çocuklarımın korku dolu gözlerle beni seyrettiğini farkettim. Bu onları hatırladığım kadarıyla son görüşümdü.
Evet, o benim yıllardır en sevdiğim köşem. Yoo, dalga geçtiğimi falan düşünmeyin, benim niyetim çok ciddi, evlenmeyi ve bir sürü minik köşemiz olmasını planlıyoruz.
Benim sevgili köşem, seni çok seviyorum.

25 Ağu 2010

Çok farklı bir ilişkimiz olabilirdi, eğer ki ters yönden gelmeseydin…

Önce bir ışık belirdi, bembeyaz, tertemiz.
Sonra ayaklarımdan bütün vücuda yayılan bir rahatlama hissi ile kendimi hafif hafif ışığın ariliğine bıraktım. Sonra onu gördüm, ışığın arasından bir melek gibi süzüldü. Fonda çok acayip bir müzik vardı ama rahatsız etmiyordu, Afrika kabilelerinin müziklerine benziyordu, bir uğultu bir karmaşa gibi ama, ben büyülenmiştim, farketmiyordum bile o sesleri.

Melek usulca yanıma süzüldü, gözleri o kadar güzeldi ki, cennetin onun gözleri olduğuna karar verdim, evet cennetteydim ve o gözleri haketmiştim. Sonsuza kadar o gözlere bakabilmek ödülü verilmişti bana. Bacaklarımdan başlayan ılıklık bütün vücuduma yayıldıkça, aşkın ne olduğunu iyice anlıyordum. Aşk belki de hiç hareket edememek demekti.
Sonra sarı saçlarını ışığın içinde savurarak yanıma geldi, bütün o parlaklık, hatta kainat onun güzelliği yanında çok sönük kalıyordu. Büyülenmiş miydim?? Evet… Ama hayatım boyunca bu anı beklediğimin farkına vardım. Aşka inanmayan ben, o andan sonra alacağım tüm nefesleri ona adamaya karar verdim.
Boşlukta süzülür gibi yanıma gelirken garip Afrika bağırtıları da yavaş yavaş anlam kazanmaya başlamıştı. “Tutun, çekin, bi dakka, bilader”
Melek uçarak yanıma gelip, hayat mavisi gözlerini üzerime diktiğinde ölüme çok yaklaştığımı hissettim. Bakmaya bile cesaret edemiyordum gözlerine, yo mesele hazır olmamam değildi, zaten hiç bir insan tarih boyunca o kadar güzel bir şeye hazır olamamıştır , ben asıl bakınca büyünün kaybolmasından korkuyor, gözlerini kendimden sakınıyordum.
Bana kalsa, hiç bir zaman konuşamayacağımı farketmiş olmalı ki, usulca üzerime doğru eğildi. Bütün vücudum gerilmiş, biraz sonra bir meleğin ağzından çıkacak büyülü sözlerin ne olacağına olan çıldırtıcı meraktan kaskatı kesilmişti. Bana ne söyleyecekti acaba? Hayatın anlamını bulduğumu mu, şimdiye kadar bildiğim her şeyin yalan olduğunu mu, cennette olduğumu mu-ki bundan emindim- . Artan ışıkla ve müzikle beraber dudakları aralandı ve bütün kanı çekilmiş vücudumun üstüne kelimeler düştü.

-Ayyy, pardonn ya….

Meleğin bu tümcesi bir elektro şok etkisi yapmıştı, bütün ışık birden yok olmuştu. Elimle gözlerimdeki kanları temizleyip, neler olduğuna bakmaya çalıştım.

-Kendine geliyor tamam, bilader hareket etme, çok kötü sıkışmışsın.

Bacaklarıma baktım, sıkışmışsın derken şaka yapıyordu sanırım bu adam, bacaklarımı göremiyordum bile. Arabanın hurdası ile bir bütün olmuş, bacağımın olması gereken yerde et ve parlak metalden oluşan bir yığın duruyordu. Kendimi birden bilimkurgu filmlerindeki sibernetik organizmalara benzettim. Etrafımdaki panik halindeki insan topluluğuna “hastala vista baby” diye seslendim, biliyorum espri yapmanın yeri değildi ama birisinin yapması gerekliydi. Orada, o anda bir uğraşı olmayan bir tek ben var gibiydim çünkü, benim dışımda herkes beni kurtarmaya çalışıyordu, bir de durmadan “ayy pardon diyen” şu hanım.

Neden benden özür diliyorsunuz? diye bütün bilincimi toplayarak sordum, yanımdaki yöremdeki bilincini kaybediyor diyen herkese inat.

-Ayy, benim yüzümden oldu, bana çarpmamak için direksiyon kırdınız bariyerlere girdiniz. Keşke ters yönden gitmeseydim,

Güzel bir hanıma benziyordu ama gözüme dolan kandan dolayı pek net göremiyordum. Devam etti anlatmaya.

-Kavşaktan dönecektim ama kaçırmışım dönüşü, geri geri gideyim dedim kavşağa kadar. Ayy çok pardon.

Benim bildiğim birisinin ayağına basınca “pardon” dersin, ya da yemeği çok tuzlu yapınca denir, randevuna geç gelince de “pardon” diyebilirsin, ama bir insanın belden aşağısını parçalayınca “pardon” denmez.
Gülümsedim sadece son nefesimden bir kaç nefes önce. O da gülümsedi, çok güzel gülümsüyordu melek, ölüm meleği.
Not: Yukarıdaki yazıların gerçek kişilerle alakası yoktur diyeceğim ama, kavşağı kaçırdığı için geri giden bayan şöför maalesef gerçek. Ben sadece şansıma belki ikinci senaryoyu yaşadım, ucuz atlattım.

Göstenci Bostarı Merkezi

Herkesin sıkıntısıdır bu biliyorum, mutlaka bir ara bir zamanda dilimiz bir şeye dönmemiştir ve yapmışızdır bunu. Dil sürtmesi “-hayır sürçmesi” “-biliyorum ironi yapıyorum” “-pardon” bizi utandırırken , neyse ki milleti güldüren bir durumdur. En azından zevk aldınız bakışı atabilirsiniz yani.

-Çek yat mı, yat çek mi?
-Baza gaz, heee…

E olmaz mı hepimize, mesela denizde yüzerken sulağımıza ku kaçmaz mı? Kaçmaz olur mu, sonuçta kaplama sabı bile hava alabilir bundan doğal ne olabilir ki?
Peki neden dilimiz sürçer?“bu sefer ironi yapmadın?” “e aynı yerde bayar diye düşündüm” “aferin
Kaynaklara bakınca pek fazla şey göremiyoruz bu konuda, yani Freud demiş ki, “bilinçaltındaki isteklerin bilinç üstüne yansımasıdır”. E tamam da, arkadaşım Göstenci Bostarı merkezi derken ne gibi bir isteği olabilir bilinçaltında?? Yok artık, yuh yani...
Görüyoruz ki, kimse bilimsel yaklaşamamış olaya, öyleyse biz baklaşalım yilimsel..
Buyrun, önce çeşitlerini inceleyelim.

1-Ard arda gelen kelimelerin harflerini değiştirme durumu.

Bu en çok sık rastlanan dil sürçmesi durumudur.. Kelimeler çıkar çıkmasına ama, çıkarken hafif bir deformasyon söz konusudur.
Örnek vermek gerekirse;
-matrix çok mantıkslı bir film
-kurudan ayrılanı sürt kapar.
-terzi kendi döküğünü sikemez.
-sesin kesinizi
-çatlarını kaşma
Bu tip durumlarda çok bilinaçaltına bakmaya gerek yok, bilinçimizin altı bile güler bunlara çünkü. Bu tip sürçmenin en berbat hali, söylediğimiz şey ile gerçeği arasında gerçekten ikileme düşüp , doğrusuydu neydi nan diye düşünmektir, ki düşman başına diyorum.

2-Kelimelerden bir harf değiştirme durumu.

Bu bak bilinçaltıyla biraz alakalı olabilir. Mesela bir kelime söylemek isterken, onun yerine başka bir kelime söyleriz, her ne hikmetse o kelime de edepsiz olur.
-Cildim çok tahrik oldu..
-Gel bokayim buraya.
-Ayy kız nazar buuu, göt var senin üstünde vs …vs..

3-İki kelimeyi birleştirme..

Bu üşengeçlikten de olabilir, çok hızlı düşünüp, dilimizin düşündüklerimize yetişememesinden de olabilir. “abi bu hakkaten çok bilimseldi” “tamam neyse”
hocam o zaman–hocaman
hadi be-hadce
tamamdır olur-olurdur
Genelde yukarıdaki çeşitlerin birine girse de, yaratıcılığınıza bağlı olarak bir sürü farklı durum yaratmak elinizde.
Peki ne yapmak gerekir?
Bayansanız, “ay ne diyorum ben hahahahayyyt diye şuh bir gülüş atarak dikkatleri başka başka yönlere çekebilirsiniz.
Erkekseniz şansınız yok, böyle bir durumda salak salak etrafa bakmaya çalışın, ya da normal bakmaya çalışın doğal olun , aynı kapıya çıkacaktır.
Genel olarak inceledik ve gördük ki, bundan kaçış yok. Şimdiye kadar başınıza gelmediyse, kesinlikle bir gün diliniz sürçecek. İstedim ki hazır olun, bilinçli olun, bizlerin düştüğü durumlara düşmeyin.
Teşekkür ederim efendim. Salın kağlıcakla.

Herpes Zoster ve Gönül Yarası

1999 Yılının çok soğuk kış günleriydi. Üniversitemin finaller zamanıydı ve sıkı bir şekilde ders çalışıyordum. O zamanlar başlarda önemsemediğim ama sonradan kendini çok önemsettirecek şekilde sırtımda hafif bir kaşıntı başladı. Başlarda her şey güzeldi, okulda kızlara rica ediyor sırtımı kaşıtıyor, gülüşüyor kikirdeşiyorduk.
Adem oğlu kızgın fırın Havva kızı mercimek
Bir kaç gün geçtikten sonra kaşıntımın göğsüme de yayıldığını ve kızarıklar başladığını gördüm. Başka bir şey olsa önemsemem ama cilt sorunu midemi bulandırır, hemen okulun karşısındaki polikliniğe gittim.
Kısa bir muayeneden sonra doktor dedi ki:
-Durumun biraz sıkıntılı, kötü haberlerim var. Zona olmuşsun.
-O nedir ki? Sempatik bir ismi var ama.
-Sınav zamanın mı?
-Evet??
-Stresten ve uykusuzluktan olmuştur. Bak açık konuşayım, çok ağrılı ve acı dolu günler bekliyor seni. Ben gene bir kaç ilaç yazacağım ama, sen de bu arada sınavlarına girmeyeceksin, mutlaka ama mutlaka stresten uzak duracaksın, üzüntü ve stres seni mahveder..

--Ömür çiçek kadar narin bir gün kadar kısa
Ağlama değmez hayat bu gözyaşlarına--

Peki peki peki diye sayıklayarak çıktım doktordan. Tamam olabilir, bütün sınavlara çalışmış olmama rağmen girmiyverirdim finallere, ne olacak ki? Bir dönem daha uzatırdık okulu… Peki peki peki…
İlk gün ağrılar ve acılar arttı, ama dayanılabilecek gibiydi. Dediği gibi stresten uzak duruyordum. İkinci gün evde elektrikler kesildi. Elektrikle ısınan o evde, bütün gece yalnız ve mağrur, ” ne stresi be, olabilir, elektrik bu” diye sayıklayıp bataniyenin altında mutlu bir şekilde titredim.

--Gün çoktan döndü buralarda
Ve ben simsiyah bir gecenin koynunda yapayalnız bekliyorum
Duyuyorum, görüyorum bir gün gelecek dönence biliyorum--

Ertesi gün arkadaşımdan gelen telefon ve verdiği haber beni Polyanna halimden çıkartıp, ağrı ve acı aleminde at koşturmaya başlattı.
Takvimler 1 Şubat 1999′u gösteriyordu.
Barış Manço vefat etmişti.
Hem büyük bir müzisyen, hem bir filozof, hem hepimizin abisi artık yoktu.

--Ölüm allahın emri, ayrılık olmasa--

Ne zona kaldı gözümde ne başka bir şey. Gözümdeki yaşları da aldım, yatağıma yattım. Üzüntümden hastalığım ilerledi, ve bütün göğsüme sırtıma yayıldı.

--Çoktan uçmuş güvercin tahta masam devrilmiş
Can dostum çomar uykuda
Tatlı komşu Ayşe teyze Emekli Salih Öğretmen
Hepinize hepinize elveda
Dostlar elveda
Gözlerim kurşun gibi ağır ağır kapandı bu gece
Elveda--

Ve üzerinden yıllar geçti, o gün hala tüm kaşıntısı, tüm acısı ve tüm soğukluğuyla aklımda.
Toprağın bol olsun Barış Abi, on puan-on puan-onpuan-on puan, kırk puanla şampiyonsun.


Sözüm meclisten dışarı dostlar
Bugünlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum
Hani dilim dilim doğrasalar beni
Marmara Ege Karadeniz ve hatta Akdeniz cacık olur diyorum
Derdim öylesine büyük ki dostlar
Kırka yarıp yine kırka bölseler
Ve kırk bostana gübre diye serpseler
Kırkbin tane ot biter de kırkbin derde deva olur diyorum
Ne oldu bana böyle durup dururken
Oğlan aldı başını gitti kız zaten lafımı dinlemezdi
Düğmem kopuk paçam sökük oramda buramda çengelli iğneler
Bir de çengelli iğne nazar bozar derler
Hanımın çorabı kaçık başında bigudiler
Karabaş bile, karabaş bile suratıma bakıp bakıp havlıyor
Öğünmek gibi olmasın ama dostlar
Kendimi hıyar gibi hissediyorum
Hani ince kıyım doğrasalar beni Akdeniz cacık olur diyorum
Ve hatta Atlas okyanusu ve hatta Hint okyanusu
Ve hatta hatta Büyük okyanus bile cacık olur diyorum
Böyle cacığa rakı mı dayanır
Çivi çiviyi söker derler soğuktan donanı buzla ovarlar
Ben zaten yanmışım dostlar peki beni fırına mı koysalar
Zeytin suyuna kuru ekmek böyle gelmiş böyle gidecek

Not: Resim Barış Manço’nun lisede çektirmiş olduğu resmidir. Saçsız sakalsız böyleymiş kendisi. Bu yazıyı Barış Manço'nun ölüm yıldönümünde yazmıştım, eski bir yazı.

7 Ağu 2010

Kiss Kiss Bang Bang- Muck Muck Muck

Çok uzun süredir bekleme listedinde yer alan bu filmi nihayet izleyebildim (2005 yapımı bir film olduğunu düşünürseniz ne kadar beklettiğimi siz düşünün artık)

Kiss Kiss Bang Bang , tarz olarak aksiyon, komedi olarak etiketlendirdim ama tam olarak "Film Noir" kelimesine uyan bir yapım. Fransızca "kara film" manasındaki bu kelime kara mizah olarak çevriliyor genelde Türkçe'ye. İroni merkezli bu film tarzında, ironi kelimesi daha çok dalga geçme ve aşağılamaya yakın duruyorsa bu durumda da "Tongue in cheek" deniyor ki bu terimin sanırım Türkçe'de bir karşılığı yok. "Yanaktaki dil" olarak çevriliyor tam olarak. "Şaka yollu" ya da " geyiğine" dersem belki biraz daha oturur kafanızda. Yani ince espriler yerine açık açık klişelerle dalga geçmek, bunu "dillendirmek" tercih edilmiş. Bu da ironiden çok daha zor, ayarını tutturmak için çaba isteyen bir tarz.

Filmin yönetmeni Shane Black , daha önce Mel Gibson'un Lethal Weapon serisi ve Bruce Willis ile, Last Boy Scout gibi, aksiyonun en iyileri sayılabilecek filmlerin senaristi. Bu da filmde kendisini çok iyi hissettiriyor. Dalga geçilen klişelerin, zaten en başta kendi ürünleri olması da filme apayrı bir tat vermiş. İlk yönetmenlik denemesi olmasına rağmen, oldukça ustaca bir iş çıkarmış.

Harry rolünde Robert Downey Jr. , Gay Perry olarak Val Kilmer ve Harmony rolünde güzel popolu Michelle Monogan oynuyor. Kadro zaten kendini anlatıyor bu konuda pek bir şey söylemeye de gerek yok. Başrolde Robert Downey Jr. var ve olayları onun ağzından dinliyoruz. Klasik bir anlatıcıdan farklı olarak arada bir şeyleri unutacak daha da ilginci size soru soracak o yüzden dikkatli seyredin filmi.

Konuya kısaca değinirsek, hayatını hırsızla kazanan Harry, tamamen rastlantılar ve yanlış anlamalar sayesinde (ki rastlantı ve yanlış anlama kara mizahın anahtar kelimeleri oluyor) kendini bir film için seçmelerde bulur ve soluğu Hollywood'da alır. Rolüne hazırlanabilmesi için biz özel dedektif olan Gay Parry ile bir süre takılması gerekir. -Parry gerçekten homoseksüel olduğu için ismi Gay Parry dir ve resimdeki öpüşme sahnesinde bağıra bağıra güldüm -

Perry ve Harry'nin ilk geceleri tahmin ettikleri gibi sıradan geçmeyecektir ve kendilerini bir anda bir cinayetin (aslında iki, ya da üç) ve komplonun tam ortasında bulacaklardır. Bir yandan da kaderin bir cilvesi olarak kadın karakter de olaya dahil olur. Yani aşk eksik edilmemiş filmde, tabii filmin havasına uygun olarak.

Filmde olaylar ve kişiler mutlaka birbirine bir şekilde bağlı o yüzden sonlara doğru kafa karışıklığına engel olmak için dikkatli seyretmeniz gerekiyor. Zaten filmi anlatan Harry de bunu filmin başında size hatırlatacak. Espriler gerçekten çok yaratıcı, Perry'nin gayliği ile dalga geçerken bile aslında homofobi ile dalga geçiliyor. Olayların saçmalığı, Harry'nin acemiliği size bol kahkaha attıracak emin olun.

Başta belirttiğim gibi Amerikan yaşam tarzı, aksiyon filmleri ile bolca dalga geçilmesi, bunu da aksiyon filmlerinin bir ustasının elinden çıkması, yani aslında kendisiyle de dalga geçmesi gerçekten tatlı olmuş. İnce espriden mümkün olduğunca kaçınıp esprileri sağlı sollu size giydirme riskini alabilmiş, ama bunda da bir o kadar başarılı olmuş, ağzınızda acı bir tat bırakmayacak bir film. Sondaki hastane sahnesinde doruğa çıkan bu tarz gerçekten izlemenize değecek.

Sevdiysen paylaş.