24 Tem 2010

The Fall

Filmin afişini görünce aklıma hemen Salvador Dali'nin Mae West'i çizdiği (simgelediği demek daha doğru olur sanırım) şu tablo gelmişti, araştırınca da gerçekten oradan esinlenildiğini öğrendim. Afişinin güzelliğinin yanında bir çok yerden bir çok defa filmin çok güzel olduğunu duysam da bir türlü seyretmeye fırsatım olmamıştı.
Filmin künyesinden başlarsak , IMBD puanı hayret uyandıracak kadar yüksek, gerçi seyredince daha da yüksek olabilirdi, hakediyor diyeceksiniz.
Film esas olarak Roy ve Alexandria karakterlerinin etrafında yoğunlaşıyor. Masal anlatan bir Roy ve masalı dinleyen bir Alexandria var. Bir hastane odasında geçiyor film diyeceğim ama utandım bunu diyemiyorum. Yani masal anlatma evet, bir hastane odasında geçiyor, ama masallar Türkiye Aya Sofya Camii dahil dünyanın bir çok yerinde geçiyor. Buna biraz daha değineceğim ileride.
Pushing Daisies dizisinde dokunduğu insanlara hayat verip öldürebilen Lee Pace burada Roy olarak karşımıza çıkıyor.
Alexandria rolünü ise Catinca Untaru isimli çocuk oynuyor. Oynuyor demek belki hafif kalıyor döktürüyor demek daha doğru olacaktır.
Yönetmeni Hintli Tarsem Singh'in çektiği ikinci ve son film olması da işin başka ilginç bir boyutu.

Filmin ilk sahnesinde bir dublörün çekimler esnasında düşüp sakatlanmasını görüyoruz.. Gerçi o anda tam anlamıyorsunuz olup biteni ama sonra kafanıza yerleşiyor. Roy isimli dublör, hastanede tanıştığı ve bahçelerinde portakal toplarken düşüp kolunu kırmış olan ve fena halde canı sıkılan Alexandria ile muhabbet etmeye başlar. Bir süre sonra kıza masal anlatmayı teklif eder ki ileride bunun karşılığında bir iyilik isteyecektir. Biz de seyirci olarak kızın kafasında canlanan masalı görürüz.

Önce çölde kaybolan Büyük İskender ile ilgili minik masaldan sonra Roy gerçek masalı anlatmaya başlar. Vali Odious isimli kötü adamdan her biri kendince nedenlerle nefret eden ve öldürmeye yemin etmiş beş kişinin (sonra altı olacak) masalıdır bu. Kız tabii masalı kafasında canlandırırken gerçek hayattaki kişiler koyar kahraman olarak. Hatta yüzü maskeli asıl kahraman da masalın içindeyken önce babası olacak , sonra da Roy da karar kılacaktır.

Masal ve gerçekler iki ayrı düzlemde devam ederken, bir süre sonra Roy'un ruh hali masallara yansıyacağı gibi , masaldan çok etkilenen Alexandria gerçekle masalı içselleştirecektir. Masaldaki güçlü yenilmez kahramanların giderek "insanlaşması" ve Roy'un da giderek kızın kahramanı haline gelmesini seyrederken, hayatın aslında acı olduğunu bir kez daha hatırlayacağız. (Hayır kötü sonu var filmin demedim, iyi sonu da var demedim, bir şey demedim filmin sonu ile ilgili)

Roy'un sakatlanıp yataktan çıkamamasına belki bir gönderme olarak masalda durmadan seyehat ediliyor. Tabii bu yolculuğun hedefi Vali'yi bulmak, bunun için bütün dünyayı arıyorlar kahramanlarımız. Film ekibi bunu stüdyoda halletmek yerine gerçekten neredeyse dünyayı gezerek, çok farklı ve egzotik mekanlarda çekim yaparak sunuyor bize. Filmde 3 öğeye çok önem verilmiş. Mekanlar, renkler ve kostümler. Film boyunca çekim yapılan mekanları gösteren şu adresi ziyaret ederseniz bu şaşkınlığımı biraz daha anlayabilirsiniz sanırım. Film boyunca bir tane bile özel efekt kullanılmadığını da ekleyeyim. Filmi izlerken kelebek adasına geçilen sahneyle , rahibin yüzünden çöle geçilen sahneye dikkat edin.

Filmde Roy'un intihar eğilimi, bunalımının giderek artması masala da yansıyacak, şaşalı başlayan masal da gitgide kötüleşecektir. Gerçek hayatta Roy'un başarısızlığı, karşılık alamayacağını bildiği aşkına olan üzüntüsü, masaldaki karakterlerin de "düşüş" üne sebep olacak, küçük kızı kendi amacı için kullanması da "düşüşünü" hızlandıracaktır.
Kostümler de mekanlar kadar ilgi çekici. Masal havasını ve çocuğun dünyasını çok iyi yansıtan bu iki öğenin ortak noktası "renkler". Bütün film boyunca etkin olan bir canlı renk kullanımının verdiği etkileyicilik olağanüstü. O yüzden bu filmi seyredeceksiniz mutlaka yüksek çözünürlüklü ve kaliteli bir sürüm tercih etmenizi tavsiye ederim.


Görsel olarak olduğu kadar işitsel olarak da çok etkileyici. Film müzikleri harika, girişte çalan parçayı şuradan hemen dinleyebilirsiniz, http://www.youtube.com/watch?v=Y7F4z8FV6ME)

Sonuç olarak: Şimdiye kadar seyretmediyseniz, hemen bir yerlerden bulun ve daha geç kalmadan seyredin derim ben. Tekrar tekrar izlenebilecek bir görsel şölen, güleceksiniz, hüzünleneceksiniz, ama hepsinden önemlisi mutlu olacaksınız.

After Hours- Erkek Komedisi

Hep bu senenin filmleri olmaz tabii arada eski seyretmediğimiz filmleri de bulmak lazım diye düşündüm, ve FriendFeed'den fativarya arkadaşın tavsiyeyle 1985 yapımı bu filmin başına oturdum. Zaten yönetmenin Scorsese olması bile bir sempati duymama yeter, gerçi güzel film beklentisi de tehlikeli bir şey.
Komedi tarzındaki film, bir gece boyunca kahramanımızın başından geçenleri anlatıyor.
Bir Cafe'de kitap okurken tanıştığı bir kız buna numarasını verir. Heyecanlanan çapkınımız hemen eve dönüp kızı arar ve kız kendisini evine davet eder. One Night Stand heyecanıyla şehrin öteki yakasına yol alan genç için, takside tek parasının camdan uçmasıyla başlayan muhteşem gecesi, gece boyunca karşına çıkacak her tipin ekstremliğiyle oldukça renklenecektir. Kabus gibi saatler yaşayacak kahramanımızın tek derdi bir süre sonra sadece evine dönmek olacaktır, ama bu hiç de kolay değildir.
Güzel vakit geçirmek için, gülmek için harika bir film, Kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim.

23 Tem 2010

Unthinkable- Amerikanlaştıramadıklarımızdan mısınız?

11 Eylül saldırısı, müslüman terörü, şehirde atom bombası var paniği vs vs filmlerinden baygınlık geldi tam derken, Hollywood'un bu konuda film çekmekten vazgeçmeyeceğinin delili olarak çıktı piyasaya Unthinkable filmi. Türkçe meali, düşünülemez gibi bir anlam içeriyor. Yani tahmin edilemezden daha çok, kafada canlandırılamaz gibi bir mana içeriyor aslında. Siz bu durumda kalsanız ne yapardınız konseptinin dillendirilmiş versiyonu.
Matrix'deki Trinity karakterininden sonra çok fazla başarıya imza atmamış Carrie Anne Moss ve meşhur Samuel L.Jackson oynuyor başrolde. Filmi yöneten ise çok fazla yönetmenlik denemesi olmayan Gregor Jordan.
Gerçi film oyunculardan çok verdiği mesajla öne çıkıyor.
İlk sahne amatör kamerayla çekilmiş bir mesajla başlıyor. ABD vatandaşı iken müslüman olmaya karar vermiş bir adamın, şehre üç tane atom bombası yerleştirdim, isteklerim yerine getirilmezse patlatacağım bunları demesiyle, içimizden ohooo hacı sen bunu yapan kaçıncı kişisin haberin var mı cümlesi geçiyor. Ama hakkını yememek gerekiyor bu seferki teröristimiz de, filmimiz de farklı. Müslüman bu terörist kendisini bir alışveriş merkezinde bilerek yakalatır. Askerler tarafından alınan bu tutuklu CIA den bir sorgulama uzmanı H (Samuel Jackson) ve FBI dan bir ajan (Carrie Anne Moss ) tarafından ordu gözetiminde sorgulanmaya başlar. Bu kadar hengameye ne gerek var derseniz, filmde oynayanlar da bunu merak ediyor. Sık sık, "burası sizin yetki alanınız değil, burası şöyle burası böyle" geyiğini duyacaksınız emin olun.

FBI ajanı Helen burada iyi yönü ve vicdanı temsil ederken, sorgu ve işkence uzmanı H (Samuel Jackson) ise acımasız biri olarak çıkıyor karşımıza. E tabii aslında iyinin içindeki kötülüğü ve kötünün içindeki iyiliği arada da olsa görmesek eksik kalırdık bunu da atlamamışlar. Film asında "klişelerden sıyrılma" iddası taşırken, oturduğu zemin ve yükseldiği taşıyıcı unsurlar olarak "klişelere teslim olması" bakımından kendi çapında bir tezatlık ve buna bağlı bir ilginçlik taşıyorsa da, bunun bilinçli olarak yapılmaması buradan tat almamızı engelliyor.

Konuya dönersek, ordunun elindeki bu tutsağa ordunun yöntemleriyle sorgulama ve " konuş lan köpek, konuş ananı ...keriz bak konuş" şeklinde son derece insancıl işkenceler yapılırken ve bize hiç utanmadan "aslında bizim ordumuz çok kibardır, azcık işkence yapar" mesajı verilirken ortaya CIA ile alakalı bay H diye birisi çıkar. Kendi asistanını yanında taşıyan bu abimiz bir işkence uzmanıdır ve işinde çok iyidir. Yanına bir şekilde FBI ajanı Helen'i de alır, ve kadıncağızın bütün üzülmelerine ve gözyaşlarına rağmen işkenceye devam eder.
Bu sefer çok bile anlattım konusunu ama emin olun spoiler vermiş sayılmam., zaten dediğim gibi konuyu bilmekle filmin vereceği etki çok farklı emin olun.

Konusunu geçip filmin havasına yani üzerimde yarattığı etkiye gelecek olursak; aslında bütün bu filmin üzerine kurulduğu tema şudur: "Eğer milyonlarca kişinin hayatını kurtaracaksak birine acı çektirmek mübah mıdır? " Gerçi 24 dizisinde Jack Bauer'i izlerken yürü be Jack vur kafasına diye hep beraber işkenceyi savunduk ama, burada kötü adam biraz daha "iyi" "resmedildiğinden" kafamızda soru işaretleri olmuyor değil.
Soru basit ama cevabı basit değil, yani bir çok insanı kurtarmak için tabii ki suçlu birisine acı çektirebiliriz. Bu herkesin kolaylıkla söyleyebileceği bir şey. Bu filmde aslında yapılan bu soruyu biraz zorlaştırmak. Adamın acı çekmesini gözümüzle görsek de aynı duygumuz devam eder mi? tereddütünün akabinde, peki hiç suçu olmayan masum insanlara da sırf adamı üzmek için işkence yapabilir miyiz? sorusu da eklenince izleyeni biraz germeye başlayıp hedefine ulaşıyor film.

Şimdi gelelim "ama" kısmına. Amatör bir sinema izleyicisine çok güzel gelecek olan bu filmde benim canımı sıkan bir kaç nokta oldu. En önemli nokta; filmde aslında iyi ve etik olan şeylerin, yani işkencenin insan haklarına aykırı olduğunun bir Amerikan prensibi olarak gözümüze sokulmasının yanında, yapılan kötü şeylerin , yani işkencenin de ABD halkının selameti için yapıldığına, ve baştakilerin bunu istemedikleri halde vatandaşları için yaptığının da gözümüze aynı oranda sokulması bir kere propaganda başarısıdır. İyilik de kötülük de Allah'dan der gibi ustalıkla işlenmiş bir mesaj, büyük bir alkışı hakediyor.
Bir de bunu anlatım tekniği olarak işkence sahneleri diğer muadil filmlere nazaran daha çok gösterilmiş. Sayın yönetmen bunu etkinin dozajını arttırmak için yapmış gibi görünüyor ama "ucundan accık gösterelim" tavrı biraz yavan kaçmış. Göstereceksen tüm vahşetini paylaş bizle, ya da hiç bir şey gösterme kafamızdan kuralım biz. İki türlü de uyar bize ama yönetmenin tepki gelir mi? eleştiri alır mı? vs gibi ticari kaygılarını kanlı sahnelerde hissetmek, TRT nin filmlerdeki meme uçlarını sansürlemesiyle aynı etkiyi bıraktı üzerimde.
Filmin sonundaki saçmalığa hiç değinmeyeceğim, son bitiş sahnesini seyredip, bu ne basitlik deyip gülerken beni hatırlarsınız.
Sonuç olarak, belki seyredilebilecek bir film. En azından şu film sıkıntısı çekilen zamanda seyredebilirsiniz ama sizde kalıcı bir etki bırakacağını hiç sanmam.


22 Tem 2010

Vavien

Engin Günaydın'ın abartı hareketlerine olan antipatimden ve dizi kadrolarından film çıkarma geyiğini sevmediğimden bu filmi uzun süredir seyretmemiştim. Taylan Biraderler yapımı olan film (ki bu isim de çok özenti Coen Brothers'dan, o konuya da geleceğiz şimdi, az sonra) çok olumlu eleştiriler de aldı. Taylan Biraderlerin kıytırık korku filmlerinden sonra ve yukarıda saydığım sebeplerden ötürü seyretmeme kararı almıştım. Ancak bir çok yerde Coen Brothers filmleriyle karşılaştırıldığını görünce merakımdan oturdum seyrettim. Tabii film hakkındaki yazımın bu konsepte oturması saçma olur ama değinmeden geçmek de olmaz..(az sonra daha gelmedi, birazdan)
Film oyuncaları dizilerden ve reklamlardan aşina olduğumuz iki isim. Engin Günaydın ve Binnur Kaya..Binnur Kaya zaten gözümde hep rolünü layığıyla yapan birisiydi, benim derdim Engin Günaydın'la idi ama beklediğimden çok güzel bir oyunculuk çıkarmış filmde. Binnur Kaya ise filmde gerçekten aşmış kendini. Diğer oyuncuların da doğallığı eklenince sanki bir film izliyor değil de, birilerinin yaşadıklarına tanık oluyormuşsunuz gibi bir hava hakim ve bu konuda bir alkışı hakediyor.

Film'in konusuna gelince, küçük bir kasabada geçen hikayede bir elektrikçi, karısı ve oğlu ile yaşamaktadır. Her bireyin kendi çapında küçük sırları vardır. Baba pavyonlarda gezen , porno arşivi olan "tipik" pis bir profili canlandırırken, kadın ise "tipik" bir ev kadınıdır, onun sırrı ise kocasından gizli, babasının yurtdışından gönderdiği paraları biriktirmesidir. Evin oğlu ise "tipik" ergenlik bunalımları, sevgili heyecanı yaşayan bir gençtir. Tipik kelimesini de özellikle tırnak içine aldım ki bu da "az sonra" değineceğim konuda önemli bir yere sahip. Başka bir "tipik" durum da aile içindeki iletişimin neredeyse hiç olmaması.

Aslında herkesin birbirinden sakladığı sandığı şeylerden diğerlerinin de haberi olduğunu da göreceğiz film boyunca ve belki bu sıradanlığın içinde adamın yapacağı vahşi planın da belki sıradan olabileceğini bilmek de korkutacak bizi. İşte tam bu noktada bir düğüm noktası var. (az sonraya şimdi geldi işte)
Coen Kardeşleri bilirseniz, ( Fargo , Big Lebowski, No Country For Old Man, Burn After Reading...vb) filmlerinde yarattıkları anti kahraman tipler, sıradan bir film kahramanının yanında daha savsak, dağınık ve olaylara yön veren değil de daha çok olaylara kapılıp yaşayan tipler olarak görürüz. Yaşanılan olaylara baktığımızda gözümüzde canlanan tip o olmadığı gibi, aklımızdaki imajla inatlaşan, sorun çıkaran bir tiptir o genelde. Vahşi bir cinayeti çözmeye çalışan hamile ve sıradan bir polis olabileceği gibi, etrafında bir sürü olay olmasına rağmen sadece çalınan halısını umutsuzca arayan bir hippie de olabilir. Aşırı titiz ve kibar bir seri katil bile görebilirsiniz Coen filmlerinde. Sıradan olanın, "tipler" olması yaşanılan olağanüstü olaylara ayrı bir tat katar.

Vavien filminde ise her karakter tam olarak olması gerektiği gibi işlenmiş. Diyologlar neredeyse hiç bir Türk filminde görmediğim kadar gerçekçi. Bu bağlamda bir benzerlik bulamasak da Coen kardeşler ile, olayların işlenişi olarak sağlam bir göndermeyi yadsımak da imkansız. Tekdüzeliğin içinden çıkan sıradışı durumlar, bir türlü işlemeyen ve gittikçe sarpa saran bir plan, beklenmedik anda rastlanan büyük tesadüfler "hakkaten lan var bir benzerlik" demeye itiyor bizi.
Ama itiraf etmek gerekir ki , bu ilişkiyi kurabilmek için ekibin adının "Taylan Biraderler" olması zorunluymuş, yoksa ben de dahil bu filmden Coen kardeşlere ulaşıp böyle ivil ivil yorum döşeyemezdi film hakkında yazan hiç kimse.
Sonuç olarak, "bakın biz Coen kardeşler gibiyiz, onlar gibi film çekiyoruz, ismimiz de benzer" bayağılığına rağmen, nesnelerle yapılan ince göndermeleri beceremiyoruz ( kar ve kan gibi, oksijen, hayat ve ölüm gibi) ama filmin adını imalı koyup gözünüze sokmakta sakınca görmüyoruz mesajına rağmen, filmin sonunda tıkandık ama çözümsüzlük de bir çözümdür (ki bence çok hoş olmuş) veryansına rağmen gerçekten çok başarılı bir film olmuş. Çin malı güzel oyuncaklar gibi bir tadı var filmin. Mutlaka seyredin derim.

Kirpi (bildiğiniz dikenli olan)

Uzun zamandır Türk filmi izlemiyordum, bu hafta iki tane patlattım üst üste.
Kirpi filmi Sulhi Dölek'in ölmeden önce film yapılmasını vasiyet ettiği kitabından sinemaya uyarlanmış.
Filmde oynayanları tanır herkes yakından o yüzden anlatmayayım boş yere. Saten çok uzun yazamayacağım film hakkında. Güven Kıraç ve Mazhar Alanson sevdiğimiz iki karakter.
Filmin lansmanı o zaman çok şaşalı yapılmıştı. Yüzyılın filmi gibi gözümüze sokmuşlardı ama beklenen etkiyi göstermedi. Göstermemesinde elbette filmin de etkisi var.
Kısaca konuyu özetlersek, Reşat ve Tahir bir gün fatura sırasında kısa bir tartışma yaşarlar. İkisi de çok kinci olan bu tipler birbirlerinden intikam almaya çalışacaklardır. Her intikam bir öncekinden daha şiddetli olacak, ancak bu ikisinin oyunları git gide çığrından çıkacaktır. Emniyet ve mafya tamamen yanlış anlamalardan dolayı bu ikilinin peşine düşecektir. Ve olaylar gelişir diyeyim kısaca.
Şimdi aslında bakacak olursak konu fena değil, yani malzeme güzel. Ama işleniş biçimi ve hikayeyi sunuş tarzları olarak vasatın altında bir film diyebiliriz.

Uzun uzun yazacak pek bir şey bulamadım, bir sinema filminden daha çok, akşam vakit geçirmek için TV filmi olarak düşünülmüş. Yakında zaten görürüz kanalın birisinde, defalarca TV'de ilk defa yazarak, bol bol reklam sokarak verirler.

10 Tem 2010

80'lerde börtü böcek olmak

Sevdiğin film türlerini sırala deseniz, ikinci ya da üçüncü sırada kötü filmler derim. Kötü film derken ama böyle saçma sapan, niye çekildiği belli olmayan, milletin ciddi ciddi uğraştığı filmler. Oyunculardan tutun da yönetmene kadar bir sürü karakteristik özelliği vardır bu filmlerin ve ben aslında kötü film derken belki yanlış bir tabir kullandım, ama aklıma daha doğrusu gelmedi. Ciddi ciddi izlerim böyle filmleri, mazoist bir zevk alırım. Saçma sapanlığın, basitliğin içinde kaybolmak, kendimi buna kaptırabilmek çok rahatlatır beni.
Bu kötü filmlerde kendi aralarında üçe ayrılır. Felaket filmleri, börtü-böcekli ve dövüş filmleri.
Dövüş filmlerinin üzerinde pek durmayacağım. Kısaca özetlersek çok kaslı bir abimiz ya dünyayı kurtarır , ya sevdiği kadını ya da kendi götünü. Hepsinde aynı ortak giriş gelişme sonuç vardır. Hepsinde kadınla sevişilir, ve özellikle 80 li yıllardan gelen bir filmse kadının memesi görünür ve sevişme sahneleri uzun tutulur. Dolph Lundgren, Chuck Norris, Kurt Russel en meşhurlarındandır ve adını hiç bilmediğimiz bir sürü daha oyuncu.
Şimdi geçelim asıl ilgi alanımıza, felaket filmleri ve hayvanlı filmler. Assolist en son ortaya çıksın, önce felaket filmlerinden bahsedelim.
Bütün dünyayı, ya da sadece Amerika'yı etkileyecek bir felaket olur önce. Zaten Amerikalılar için ikisi de aynı şeydir, dünya kendi ülkelerinden ibaret sandıkları için. Gerçi bazen daha minimal olanlarına da rastlarız, yanardağ patlaması ya da hortum, fırtına deprem gibi. Her zaman doğal felaket olması gerekmez, nükleer santral patlaması da olabilir, önemli olan kötü bir şey olmasıdır. Genelde mutlu bir aile ya da çift üzerine yoğunlaşarak başlayan film, işlerin sarpa sarmasıyla, felaket ortamında kahramanlaşan insanları bize göstererek hislenmemizi hedefler. Filmlerin isimleri zaten filmin özeti olur. Deprem, Fırtına, Yangın gibi..Bir dönem peşpeşe çekilmiş bu film çeşidi hala günümüz sinemasında da arada bir de olsa kendini gösterir. Bol bol milliyetçi vurgular yapılan filmlerde genelde ilk defa başrol kapmış bir kişi artık meşhur olduğuna inanarak yüzünde bunu belli eden bir ifadeyle tamamlar filmi. Genelde de çoğunu bir daha göremeyiz.

Ve börtü böcek filmleri.


80'lerde neredeyse patlamış bir film çeşidi. 90'ların ikinci yarısına kadar çekiciliğini korumuş, bol bütçeli versiyonları da yapılmış en bayıldığım türlerden olan film.
Genelde şöyle başlar, bir tesisten nükleer bir atık doğaya karışır, ve bununla temas eten börtü böcek, ya dev boyutlara ulaşır saldırganlaşır ya da orjinal boyutunda saldırganlaşır. Her iki durumda da, insanların neslini tüketmeye yemin etmişlerdir ve çok korkunçturlar çook. Bütün insanlığa saldırmadıkları anlarda kamp yapan ya da tatildeki bir grup kişiyle yetinirler sadece. Belki çoğu kişilerin fobilerinin altında bu filmler yatıyor olabilir.
Görsel olarak kullandığım 1977 yapımı "Empire of the Ants" bu türün belki babalarından ve en başarılı versiyonlarından biridir.
Bir de Arıların New York'a saldırdığı bir film vardı, gökdelenlerde adamları soka soka öldürüyorlardı.
Yılanlar, sülükler, böcekler, solucanlar, arılar, karıncalar, keneler hepsi neredeyse bu film çeşinde işlenmiştir. Belki biraz hayal gücümüzü zorlayarak zombileri bile bu gruba sokabiliriz.
80 kuşağı bu börtü böcekten ne istedi bilemiyorum, ama ardı ardına patlayan filmler, geriye elimizde bir sürü acayip film bıraktı. Ben nereden bulurum diyorsanız, gece ikiden sonra neredeyse her kanalda bu filmler oynuyor. Nasılsa kimse izlemez diye düşünüyorlar ama ben her defasında zevkle izliyorum.



5 Tem 2010

Eşinizin sizin onu aldattığınızdan şüphelendiğini nasıl anlarsınız?

Evet, erkek tarafı olarak, kadın bloglarında, gazete eklerinde, kadın dergilerinde vs durmadan konu edilen "eşinizin sizi aldattığını nasıl anlarsınız" yazılarına, ve bu yazılara kanıp garip hallere girip, psikolojik nevrozun bütün hallerini fütursuzca yaşayan kadınlardan illallah diyen erkeklere bir desteğim olmasını istedim.
En başta açıkça ortaya koymalıyım ki, burada bir erkeğin karısını aldatıp aldatmaması konu dışındadır. Asıl konu bu değildir. Aldatan erkeklere bir el kitabı olsun diye yazmıyorum bunları ama bildiğiniz gibi kadınların "aldatılma şüphesi" duyması için aldatılmaları gerekmez. Hatta bir çok kadının içten içe "aldatılma fetişi" yaşadığını, bu şüpheyi kendine çok yakıştırdığını, bir gün mutlaka aldatılacağına ama ne zaman olacağını bir türlü bilmediğine inanırım ben. Bu şüphe her zaman kendilerine ve ilişkilerine zarar verir ama bir türlü de vazgeçmezler bundan. Tabii bu noktada sadece bu duyguyu ele almak kadını anlamak için yeterli olmaz. Kadının binlerce garip davranışının yansımalarından sadece birisidir bu. Biz en iyisi aldatsak da, aldatmasak da, bu şüphe okları üstümüze çevrildiğinde bunu nasıl anlarız ve bundan nasıl korunuruz ona bakalım.
Madde madde sıraladım, gerçi bu biraz "kadınsı" oldu ama, anlamak kolay olur en azından. Buyrun burdan:

1- Çok yakın bir arkadaşıyla buluşup yalnız vakit geçirme süreleri artmışsa bilin ki ikisinden birisinin ilişkileriyle ilgili bir derdi vardır. Kadınlar güzel vakitlerini paylaşma üzerine arkadaşlık kurmazlar (gerçi ilişki de bu konuda olmaz ama onu sonra açarız). Yani bir erkek arkadaşıyla buluşunca ne yapalım da eğlenelim konusuna odaklanır. Meyhane mi, maç mı, playstation ya da pc oyunu mu vs vs diye düşünür, hiç bir zaman buluşup dertleşsek diye düşünmez. Ama kadınlar buluşuyorsa mutlaka dertlenme ve şikayet konusu ön plandadır, en fazla bunu nerede yapalım evde mi şu bu kafede mi diye düşünürler. Hele bu iki kadın buluşup bir kaç kadeh bir şey içiyorsa emin olun konuştukları şey sizin aldatıyor olup olmadığınızdır.
Bu durum başınıza gelmişse, yapılacak en iyi şey buluşulan karşı tarafın erkeğiyle buluşup, buluşulan mekanın yakınlarında bir yerlerde mal gibi oturup çay kahve içmek olacaktır. Sizi o halde gören kadınlarınız " ay yazık bööyle kedi gibi bekliyor bunlar, yanılıyor muyum acaba" diye düşünecektir.

2- İlişkinizde karşı taraftan talep gelmedikçe kesinlikle spor yapıp vücudunuza önem vermeyin. Ya da kıyafetlerinize, saçınıza başınıza bakmayın. Olabilir, her erkek gibi özellikle bahar aylarında şu göbekten kurtulsam da, kendime baksam da gibi masum istekleriniz olacaktır. Ama bir amatör gibi davranıp durup dururken kendinize bakmaya başlamayın. Bu bütün dikkati üzerinize çekecek ve sevgilinizin "acaba aldatıyor mu?" diye düşünmesine sebep olacaktır. Her şeyin bir yolu var yordamı var. Kilo vermek ve güzelleşmek istiyorsanız önce kilo alınız. Yani fazladan 5 kilonuz mu var, yüklenin efendim kebaba rakıya, 5 kilo daha alın. Özellikle göbeğinizi gösteren kıyafetler giyin. Sevişirken göbeğinizi tüm ihtişamı ile görebileceği pozisyonları tercih edin. Akşamları evde atletle oturmaya ve sık sık göbeğinizi kaşımaya ihtimam edin. Mutlaka bir gün bir yerde göbeğinizle ilgili bir laf sokacaktır. Direk ya da dolaylı olarak da olsa gelecektir o laf. İşte beklediğiniz o an gelmiştir. Suratınızı asmanın ve yalancı depresyona girmenizin tam zamanıdır. "Sen artık beni çekici bulmuyorsun" , "kilo aldım diye iğreniyorsun benden " gibi, kendilerinin çok alışık olduğu lafları bu sefer siz ona bol bol söyleyin ki, kendinize bakmaya başladığınızda bunu sadece onun için yaptığınıza emin olsun. Bu işten emin olun çok kazançlı çıkacaksınız. İlk durumda bir sürü şüphe çekip takip edilecekken, bu taktiği uyguladığınızda " ay canııım" diyerek sevgi ve ilgi, hatta nadiren de olsa destek görebileceksiniz.

3- Ortada bir sebep yokken sakın ama sakın eşinize hediye almayın. Bu yapabileceğiniz en büyük salaklık olacaktır. Her erkeğin içinde sevgi kabarabilir, hediye almak isteyebilir, sevdiceğini mutlu etmek, gülümsetmek isteyebilir, bunlar normal şeyler ama mallığın lüzumu yok efendim. Hediye almak istiyorsunuz yolunu yordamını bilin. Yoksa yersiniz bu beni aldatıyor yaftasını, o hediyeler de boy boy size monte olur. Efendim hediye almaya bir gün önceden başlanır, hediyenize karar verdiniz, paranızı hazırladınız, ne yapıyorsunuz? Amatör bir erkek sevgili gidip alıyoruz diye cevap verir ama yanlıştır. Doğru cevap kavga çıkarıyoruz olacaktır. Evet, hiç olmadık bir şeyden evde aslan gibi kükreyin, terör estirin, infial yaratın. Sular biraz durulunca hediyenizi verebilirsiniz artık. Yanında da "aşkım biliyorsun çok gerginim vs" gibi cümleler kurun ki affetmesi kolay olsun sizi. Hediye böyle verilir.

4- Bu gerçi 2. madde ile biraz bağlantılı ama, kesinlikle kendinize hobi ya da uğraşlar edinmeyin. Evde atletle oturmak ve göbek kaşımak en büyük hobiniz gibi görünsün. İçinizde bir şeyler yapma hevesi varsa yukarıdaki uygulamanın dozunu arttırın, bir gün çileden çıkıp o zaten kendisi talep edecektir bir şeylerle uğraşmanızı. Bu geldiği anda özgürsünüz artık, içinizden geldiğini yapabilirsiniz. Bu süreci hızlandırmak için, atletle oturmuş televizyon izlerken arada hafif gaz çıkarmanın (alttan ya da üstten farketmez) çok fazla yardımı olur.

5-Cep telefonu mesajlarınızı, maillerinizi, geri dönüşüm kutunuzu boşaltmayın. Salaklık yapmayın. Tamam dağınık bir herif olsanız da, oraların düzenli olmasını istediğinizi biliyorum, ama boş yere üstünüze şüphe çekmeyin. Arada kurcalamak isteyecektir bunları, kadınlarınıza yazık, bomboş bir geri dönüşüm kutusu ya da cep telefonu gelen mesajlar kutusu görmesin. Anında depresyona girer, size kötü davranır ve bunun neden olduğunu hiç bir zaman öğrenemezsiniz. Bırakınız dursun o sildiğiniz yüzlerce spam mailler, saçma indirim mesajları vs. Hepsine baksın zararlı bir şey olmadığını görsün.

6- Rüyanızda sayıklamayın diyecektim ama saçma geldi. Siz gene de mümkün oldukça sayıklamayın, ne bileyim işte.

7-İşiniz dolayısıyla geç gelecekseniz cebinizi kapatmayın, çekmeyen yerlere gitmeyin, mümkünse size her an ulaşabileceği sabit bir telefon verin. Göreceksiniz sadece bir kaç kere arayacaktır. Hatta abartın, işe onu da götürmeyi teklif edin, toplantınız varsa da o da o arada gezsin , alışveriş yapsın (ciddiyim) . Bunun size çok büyük artıları olacaktır.

Yukarıdaki 7 maddeyi yaparsanız salak ama huzurlu bir erkek olursunuz. Zaten eninde sonunda salaklaşacağınız için en azından huzurunuzun size kalmasını istiyorsanız bence denemeye değer. Unutmayın, kıskanan kadın artık kadın değil , kaplan, panter gibi bir yırtıcı hayvandır. Bundan korunmak sizin elinizde.

Sevdiysen paylaş.