26 Haz 2010

Prince Of Persia - Acıların Çocuğu Prens

Bazı filmler vardır isteseniz de istemeseniz de gidersiniz. Görevdir sizin için o filmlere gitmek, içinizdeki hatıraları sizi gitmeye zorlar, kaşları çatık bir patron gibi gözler durur sizin görevinizi yapıp yapmadığınızı. Gitmem ben bu filme diyemezsiniz, en fazla ertelersiniz ama sonuçta çatık kaşlı ruhani patronunuza yenik düşer gidersiniz.
İlk film fragmanları yayınlanıp , yönetmenin adı belli olduktan sonra, hele ki "from the producers of Pirates of the Caribbean" diye çok matah bir şeymiş gibi gözümüze soktuklarında içim ezilmişti ama fragmanlar hakkını vermek gerekirse çok göz dolduruyordu, gerçi bütün fragmanlar aynı şeyi yapıyor. Gidip gitmeme (gitmeme derken erteleme) ikilemine nihayet son verdim ve sinema koltuğunda yerimi aldım.
Başroldaki kaslı güçlü delikanlı beni en çok şaşırtan isim oldu. Jaek Gyllenhaal, Donnie Darko'da halim selim bir delikanlıyken oha len ne olmuş buna demekten geri kalamadım. Efendiliğini bozmadan bir kaç güzel filmde oynamıştı gerçi, Zodiac filminde de efendiliğini koruyan arkadaşımızın meğer gizli bir eşcinsel olduğunu Brokeback Mountain de öğrenmiş olduk. Efendiliğinin sebebi de anlaşıldı böylece. Ama eşcinsel ilişkisinde aktif tarafta olduğunu bize öğreten Prince Of Persia filmi oldu demek pek yanlış olmaz sanırım. Atlıyor zıplıyor vuruyor dağıtıyor, çok aktif çocuk maşallah:)....

Film boyunca resimde de görüleceği gibi nedense gariban tavrını ve salak bakışları üzerinden atamadı kahramanımız. Filmden aldığı paradan mı memmun değildi, başka bir sıkıntısı mı vardı bilmiyorum ama o üzüldükçe ben üzüldüm, o duygulandıkça ben duygulandım ve sonunda kendimi tutamayıp hüngür hüngür ağladım. Salya sümük ağlamanın gerçi asıl sebebi o hayran olduğum karakterin düştüğü hali görmek oldu biraz.

Gelelim film hakkında söyleyeceklerimize. Acıların çocuğu Dastan, sokaklarda yaşayan bir çocuktur. Allah ne verdiyse yer, hem gariban ve orospu olmak üzere olan annesine bakar, yok dur karıştırdım bunun annesi babası yok. Neyse Pers kralı bir gün bu çocuğu görür ve evlatlık edinir. Üç kardeş gül gibi geçinir gider ve büyürler. İki erkek kardeş ve acıların çocuğu Dastan'ın kutsal bir şehir olan Alamut'u fethetmesiyle filmin asıl konusu başlar. Bundan sonrasını anlatmayayım.

Filmde bir aksiyon filmi için gerekli her şey var. Yakışıklı kaslı bir erkek, güzel lokum gibi bir kadın, kötü adamlar, iyi adamlar, iyi sanılan ve sonradan kötü olduğu anlaşılan adamlar, kötü sanılan ve sonradan iyi olduğu anlaşılan adamlar vs vs . Aralarındaki kombinasyonlardan bir sürü karakter yaratmışlar. Ha bir de tabii esas kız ile esas oğlanın film boyunca birbirlerine laf sokması var. Hiç sevmediğim bir tarz olan ve Mummy (Mumya) filminde doruğa çıkan bu aşık olma stili bizim gibi hamurunda Yeşilçam'ın o ilk görüşte aşık olan ve eli ayağına dolaşıp ne yapacağını bilemeyen, romantizmden yamulan karakterlerine alışık nesil için saçma gelmiştir bana. Filmin bir yerinde artık dayanamayıp "yeter be koşup zıplasana, amma konuştun" diye bağırmamın altında da bu duygu yatar.

Son olarak, asıl can alıcı noktaya değinmek istiyorum. Game vs Movie, yani oyunla filmin karşılaştırması;
Sinema sektörünün en zor işlerinden biridir belki oyunları ve çizgi romanları sinemaya aktarmak. Çünkü halihazırdaki bir hayran kitlesini doyurmak zordur ve genelde başarısız olur. Normal bir aksiyon filminde seyirci verileni alır ve sadece olanları yorumlar. Ancak hayran kitlesi, verilenin yanında elindekileri ve beklentileri ve de hayal gücü vardır, bunları görmek ister. Hiç bir zaman tam doyuma ulaşması mümkün değildir o hayran kitlesinin.En küçük hatayı bile bağırarak söyleyecek birilerine bir şeyler sunmak gerçekten zordur. Ama bu büyük eksiye rağmen, bir büyük artısı vardır ki, finansal olarak film yapımcılarını çok iştahını açar. O da bütün bu insanların sevse de sevmese de filme gidecek olmasıdır (misal ben).
Bu bağlamda değerlendirirsek filmi, vasat derecesini bile yakalayamamış bir film Prince Of Persia. Film eleştirilerinde ve bloglarda gördüğüm bir kaç yazıda, oyundaki hareketleri aynen yapıyor ouuvvv, vauvvv gibi yorumlar gördüm. Bu arkadaşlar demek ki oyunu da dümdüz oynuyor, sadece gerekli hareketleri yapıyorlar. Burada bir kaç kombi yaparım o arkadaşlara ağızları açık kalır demek geliyor içimden.
Fiziksel görüntü olarak bir yana, oyunda verilen karakter de sinemaya nasıl yansımış bakmak gerekir. Filmde bıdı bıdı konuşup duran prens ile, oyundaki konuşmalarını bile sadece dövüşürken yapan prens hiç de aynı yerde durmuyor. Hele ki, filmde demorilize olan, ne yapacağını bilemeyen şaşkın karakteri de oyunda ağır bir depresyon geçirmesine rağmen (the two thrones oyununda yaşadığı ikilem vücuda gelip bir nevi dark side şeklinde ele geçirir vücudunu) ne istediğini her zaman bilen , ve her zaman kendisini iyi olmak zorunda hissetmeyen prens çok farklı göründü gözüme.
Film, ne oyun severleri, ne de sinema severleri tatmin etmiş gibi gözükmüyor. Yeni başlayanlar için belki tavsiye edilebilir (hem sinema hem de oyuna), ama bunun haricinde eksi(k) bir film diyebilirim rahatlıkla.


12 Haz 2010

Tinto Brass vs Bob Ross

-Bob Ross eliyle ve aklıyla şaheserler yaratır, Tinto Brass ise sadece aklını kullanır.
-Birisinin kendi ressamdır birisinin dedesi ressam.
-Bob Ross, bizim hiç bir zaman yapamayacağımız şeyleri yaparken garip, sadist bir zevk alır, Tinto ise daha mütevazidir. En azından hayal dünyamızı süsler ve kendimize yeni hedefler koymamızı sağlar.
-Bob Ross bir çeşit katildir. Doğal güzellikleri öldürerek önümüze koyar, Tinto Brass ise aksine bir sanatçıdır, güzelliklerin tamamını görmemizi ve nereye isterse oraya bakmamızı sağlar.
-Bob Ross, hiç duymadığımız malzemeler kullanarak, herkesin, kendi ortaya koyduğu şeyi yapabileceğini ima ederek bizimle dalga geçer. Tinto Brass ise daha önce görmediğimiz şeyleri soyarak, dünyada böyle güzellikler olduğunu gösterir. Bir çeşit masal anlatıcıdır.
-Tinto Brass bir kalça fetişistidir. Bunu her zaman belli eder, her filminde gözümüze sokar. Ama Bob Ross nedir, neleri sever hiç bilmeyiz. Kendini açık etmez. Sinsidir.
-Bob Ross, tam resim bitti derken koca fırçayla resmin ortasına "buraya da vandayk kahverengisi ile koca bir ağaç çizelim" diyerek kendi şahaserine tecavüz eder, yüreğimiz burkulur, üzülürüz, korkarız, gözlerimiz dolar. Ama Tinto Brass'in filmlerindeki başına bir sürü şey gelen kadınlar için üzülmeyiz. Bizim için yapıldığını biliriz.
-Bob Ross TRT2 dir, Tinto Brass Pro7 dır, RTL dir, Almanca konuşur sanırız.
- İkisi de ergenliğimize rastlar, duygularımızı karıştırır, hangisinin peşinden gideceğimizi bilemeyiz.
-Bob Ross önümüze sunulur, sakıncası yoktur, Tinto Brass için sperm kokulu sinema salonlarınıya da evde gizlice VHS kasette yakalanma riskini göze alırız.
-Bob Ross deyince aklımıza saç sakal gelirken Tinto Brass deyince sadece kalça gelir.
-İkisinin de soy ismi ss ile biter ve sadece bu yüzden bu yazıyı hakederler.

Yemek Siparişi İşkencesi

-Dıııııt
-İyi günler Burger King (güzel sesli hatun)
-İyi günler, sipariş verecektim. (bu benim)
-Buyrun efendim.
-Bir adet whopper menu, büyük seçim olsun, içinde hardal ve acı istiyorum lütfen. (whopper derken ağzımı yamultmadan , bir Türk gibi söylemeye gayret ediyorum.
-İçinde sadece hardal ve acı mı olsun?
-??? Sadece derken?
-Yani başka bir şey koymayalım mı?
-Başka bir şey derken?
-Beyfendi, içinde et, marul, soğan vs olmasın diyorsunuz yani doğru mudur? (burada sertleşmeye başlar hatun)
-Dalga mı geçiyorsunuz?
-Beyfendi öyle demediniz mi biraz önce, içinde sadece hardal ve acı olsun demediniz mi?
-Sadeceyi ben demedim siz dediniz.
-Peki geri kalanı demediniz mi?
-E tamam dedim de buradan nasıl sadece anlamı çıkardınız. Var mı öyle sipariş veren?
-Tabii ki var.
-Kim peki?
-Kim kim?
-Yani ekmeğin içine sadece hardal ve acı koyup yiyen birisi varsa ben onunla tanışmak isterim. Bana numarasını ismini verebilir misiniz?
-Beyefendi müşteri bilgilerimizi paylaşmıyoruz. Telefonu çok meşgul ettiniz. Başka bir şey ister misiniz?
-Acı sos ve sarımsaklı mayonez isterim. Meşgul ettiğim için de üzgünüm ayrıca (küskün liseli kız gibi bir ses tonu)
-Whopper'ın içinde acı sos var..(umursamaz sinirli ses tonu)
-Evet var.
-........ (sessizlik)
-........(sessizlik uzar)
-Ekstra acı sos ve sarımsaklı mayonez yazdım. Büyük seçim yapayım mı?
-Ufff, en başta dedim ya. Yapın dedim:(
-Chicken tendersler kampanyada efendim, 6 adet alırsanız bıdı bıdı bıdı bıdı bıdı, ister misiniz?
-Yok!!(dudaklar büzük ve ağlamaklı)
-Siparişinizi tekrar ediyorum. Bir adet whopper cheese menü, acılı olacak....
-Hardala ne oldu??
-Acı ve hardallı olacak..
-Durun durun vazgeçtim , istemiyorum. İyi günler.
..........................................................
---------------------------------
-Dııııt
-Sönmez Pide buyruuaaaoouououunnn.
-Sönmez usta, Serdar ben,
-Ooooooooooo , Serdar abii, buyur abii.
-Her zamankinden
-Eyvallah abi,
(İçeriye) - Çek ordan bir buçuk kuşbaşılı acılı pide yanında acı biber, iyice pişecek, domates olmayacak içinde,
-Yanında ayranla gönderiyorum hemen abi
-Sağol ustam.

Shutter Island- Ada Sahillerinde Bekliyorum

Şimdi hacım olay şu. Bol ağaçlı çalılı yeşillikli bir ada buluyorsun, tamam mı? içine tıkıyorsun insanları, veriyorsun bilinçaltı oyunlarını, az merak, az gerçek serpiştiriyorsun üstüne, biraz da böyle deney meney hikayesi yanında garnitür olarak., ohh senden iyisi yok valla. Lost gibi hala dumanı üzerinde bir örnek olarak duruyor karşımızda, ha sonunda da tam anlaşılmaz yapıp hafif de seyirciye bırakırsan olayı dadından yinmez.
Ada'nın prodüksiyona en güzel etkileri kaçacak yer olmaması, olayların geçtiği yerleri ve seyircinin hayal dünyasını sınırlaması diyebiliriz. E tabii mekan dar olunca bu sefer devreye bol bol flashbackler (geri dönüş mü desem ne desem Türkçesine) giriyor. Yok yok Lost'dan bahsetmiyorum artık filmden bahsediyorum.
Girelim hadi hep beraber filmin içine. Gelenek oldu önce oyuncu ve yönetmenden başlayalım.
Efendim yönetmenimiz Martin Scorsese benim çok beğenerek işlerini takip ettiğim bir isim. Departed, Aviator ve Gangs Of New York filmlerinden bilirsiniz kendisini. Tabii bu filmlerden bileceğiniz bir isim daha var. Leonardo Di Caprio. Bu bir türlü yaşlanmak bilmeyen abimiz ise, baştaki toy halini o bebeksi yüzüne rağmen atabildi ve git gide yükselen bir oyunculuk performansıyla son yıllarda göz doldurmayı başardı (ne demekse).
Tarantino'nun Uma Thurman'ı gibi, Tim Burton'un Johnny Depp'i gibi oyuncu, yönetmen yapışmasının ( ve de yakışmasının) bir örneği oldular diyebiliriz Caprio ve Scorsese için. Filmde ayrıca Ben Kingsley gibi bir ustanın oynaması da çok doğru seçim görülüyor.

Film, Dennis Lehane'nin aynı adlı romanından beyaz perdeye aktarılmış (Sonunda kullandım şu klişe cümleyi). Kısaca özetlersek, tehlikeli akıl hastalarının tutulduğu denizin ortasındaki bir ada olan Shutter adasından, çocuklarını öldürmüş bir kadın tutuklu (hasta diye düzeltin) kaçar. Kapalı bir odadan hiç iz bırakmadan yok olan kadını bulamayan hapishane yönetimi FBI'a haber verir ve tecrübeli dedektif Teddy Daniels ve yardımcı Chuck Aule, gizemi çözmek için adaya gelir.

Ancak adaya ayak basmasıyla Teddy geçmişi ile ilgili anılar ve hayaller görmeye başlar. Anılarında onu çok rahatsız eden bir çok detayı film ilerledikçe görürüz.
Bir yandan yazıyorum bir yandan da küfür yer miyim diye düşünüyorum açıkçası. Çünkü film hakkında spoiler vermek tadını gerçekten kaçıracaktır bu filmin. Ama herkesin atladığı bir şey var. Bence sonunu bilerek bir kere daha izleyin filmi, emin olun çok farklı bir çok şey göreceksiniz. O yüzden film hakkında yazmayı burada bırakıyorum.

Filmin konusunu geçip biraz işlenişine bakmak gerekirse; Yönetmenimiz Scorsese gene üstüne düşeni yapıp, Awful Truth tokadını sık sık suratımıza indireceğinden emin olabilirsiniz. Film boyunca hissedeceğiniz, "dur len bu işte bir gariplik var" duygusu filmin sonlarına doğru," haaa demek o gariplik bundanmış"a dönüşecek, ama akabinde yerini "e ama bir dakka ya da şöyleyse, ama öyle de olabilir" le muhteşem bir final yaşayacaksınız.
Görülen hikayeden bir başka hikayenin filmde eş zamanlı gittiğini bilmek aslında filmi seyreden için iyi bir nokta. Bu tarz filmlerde tecrübeli olanlar varsa, yani Akıl Oyunları, 6.His vs gibi filmlerde zaten gerektiği gibi kıllanıp filmin hakkını verenler varsa onlar filmin daha ilk sahnesinden başlayan garipliği hissedip, gözlerini kısıp detay aramaya başlayacaklardır. Ancak, olan oluyor kalan sağlar bizimdir diye izlerseniz bu filmi bir çok şey kaçıracağınız muhakkak.

Son olarak burada toparlamak gerekirse; ilginç etkili sahneleri (hatta bir sahnesinde gözünüze toz kaçacak, benim kaçtı) , insanı mütemadiyen kıllandıran detayları, iyi oyuncu ve yönetmen performansı ile bu tarzı sevenler için mutlaka izlenilmesi gereken bir film .

Un Prophete

Bir Fransız filmi hakkında bir şeyler yazacaksan bir kere gerilmeye hazır olacaksın. Memleketin tabularından biridir bu çünkü, islamcı kesimin başörtüsüne el uzatmanla, entel kesimin Fransız filmlerine kötü bir şey söylemen kuşbakışı bakıldığında aynı kefededir. Hele bu film, Un Prophete gibi 8,1 IMBD puanına sahipse, hele hele bu film kült filmler arasında yerini alacağına kesin gözle bakılıyorsa, ki hele hele Cannes'da ödülleri toplamış bir filmse ve en kötüsü Godfather serisi ile bir tutulup hatta onlardan üstün tutulma eğilimine sahipse, aman diyor insan , uyuyan yılanı uyandırmayalım, döşeyeyim iki üç sinematik terimli bir yazı, öveyim geçeyim en fazla, elime mi yapışacak??? Ama blogun ana fikri "son derece yüzeysel" olduğu için ve zaten pek iddamız olmadığı için ve hatta hatta halihazırda çok takipçimiz olmadığı için arada kaynatayım bunu düşüncesindeyim..
Biraz sert bir giriş yaptım sanırım, sanki kötü bir filmden bahsedecek gibi oldum ama öyle de değil. Eeee ne diyorsun sen a.q dediğinizi duyar gibiyim.
Bu film bence güzel bir film mi? Evet , bence çok güzel bir film.
Bu filmi izlemeye değer mi? Evet bence izlenmesi gereken bir film.
Bu film sinema dünyasına ve size bir şeyler katar mı? Hayır, seyredersiniz, unutursunuz.
Şimdi açalım biraz filmi önce. Yönetmenimiz Jacques Audiard, genelde kendi yazdığı filmleri yöneten ve Fransız sinemasında önemli yeri olan bir abimiz. Başrolde Malik rolünde Tahar Rahim isimli genç bir oğlan var, yüzü pek aşina olmasa da sanırım bundan sonra bir çok yerde göreceğiz.

Konuya gelince. Malik adi bir suçtan hüküm giymiş Arap asıllı bir gençtir. Arap olmasına rağmen Müslüman olmayan, daha doğrusu her hangi bir dine bağlı olmayan genç bu yüzden hapise girdiğinde , orada ciddi bir ağırlığı olan gruplardan biri olan "müslüman"lara yanaşmamayı tercih eder. Ama, her hapis filminden beynimize kazınan gerçek burada da karşımıza çıkar ve bir gruba dahil olmazsan işin zordur kuralı devreye girer. İlk başlarda çok zorlanan eleman, hapishanede özel bir hücrede tutulan gizli tanığın öldürülmesi için, diğer güçlü grup olan mafyanın onu seçmesiyle bir nebze olsun rahatlar. Hayatında ilk defa cinayet işlemesi ve karşılığında hayatının kurtulması ve hapiste rahat etmesi isteniyordur kendisinden. Zor bir karardır elbette.

Filmin başı olduğu için buraya kadar anlatmam yeter sanırım. Zamanla hapisteki o ezik oğlan yavaş yavaş mafyanın ayak işlerinden yükselecek ve kendisi çok büyük bir güç olacaktır. Belki Godfather ile kıyaslama burada devreye giriyor. Şansın da yardım etmesi ile dışarıdaki uyuşturucu trafiğine hükmetmeye başlayacak, ilişkilerini kullanarak saygın birisi olacaktır.

Gelelim şimdi ince noktalara. Martin Scorses olsun ( Bir sonraki yazıda okuyacaksınız) , Francis Ford Cappola olsun, bu tarz filmlere imza atmış yönetmenlerin şiddet sahnelerinde kendi imzaları diyebileceğimiz özellikleri mevcuttur. Bu ikisini özellikle örnek verdim , çünkü ikisinin filmleriyle bu film çok karşılaştırılmış. Scorses'in seyirciyi tokatlar gibi hiç beklenmeyen anda gelen şiddet içerikli sahnelerinin insanda soğuk duş etkisi yapması ve Cappola'nın ben geliyorum diye çook önceden haber veren, ne zaman olacak hadi olsun diye insanı koltuğa yapıştıran ve gene uzun süren şiddet sahnelerinin, ne kadar birbirinin tezatı görünse de ortak bir özelliği, şiddetin ve hatta "ölüm"ün , kelime manalarının iliklerimize kadar işlenmesidir. Şiddete uğrayanın da, bunu uygulayanın da insan olduğunu bize hiç unutturmazlar ve o istenmeyen, kötü olarak durması gerektiği yerde durur. Ancak bu filmde, bol şiddet sadece bol şiddet olarak kaldı ve her zaman da işe yaradı. Kahramanımız şiddeti kullanarak bütün işlerini halletti. Ha , ahlakçı bir gözle olaya bakıyorum gibi gelmesin size, ama bu kadar yavan suçun işlendiği bir "suç filmi" olunca bu noktaya değinmeden geçemeyeceğim.
Belki bir hata yaptım bir çok övgü okudum filmi seyretmeden önce o yüzden bir önyargı oluştu, bu ihtimal de yüksek. Ama bu uzun filmi seyredecekseniz, bir de bu gözle bakmayı deneyin.

8 Haz 2010

The Road


Amerikalı yazar Cormac Mc Carthy'nin Pulitzer ödüllü kitabından sinemaya uyarlanmış olan Road filminde , başrolde , Yüzüklerin Efendisi filminin Aragorn'u , yakışıklı ve kaslı abimiz Viggo Mortensen oynuyor. Yazar Cormac McCarthy aslında sinema dünyasına pek uzak değil. Bir önceki romanını da, yani No Country For Old Men romanını, Coen kardeşler muhteşem bir şekilde sinemaya uyarlamış biz de ayıla bayıla seyretmiştik. Yeni kitabı bu sefer John Hillcoat yönetiminde beyaz perdeye taşınıyor.
Filmi kör göz felaket filmi olarak tanımlayabilirsiniz. Hani bir şeyler olur da dünya felakete sürüklenir, bir sürü insan ölür, ve yeni dünya vahşiliklerle doludur, Mad Max ile zirveye çıkmış bir akımın yeni bir versiyonu diyebilirsiniz filme, ama ben öyle anlatmam.
Film çok ileri olmayan bir gelecekte geçiyor. Bir sabah insalar uyanır, ve bütün dünyanın yandığını görürler. Bütün bitkiler ve hayvanlar yok olmuştur. Bunun sebebi üzerinde hiç durulmaz filmde, ve bence iyi de yapılır. Konu bu değildir zaten.
Yiyeceklerin tamamen tükenmesi insanların ilkel benliklerini ortaya çıkarır ve yiyecek bulmak için -ve hatta seks için- saldırganlaşırlar. Yiyecek derken tabii doğal yemek kaynakları tükenmiştir ve insanlar buldukları daha zayıf insanları yemektedir.


Felaketten önce karısı ve çocuğuyla mutlu ve düzenli bir hayat sürerken felaketten sonra tek amacı çocuğunu ve karısını korumak olmuştur artık babamızın. Bir adet silahları ve 3 tane kurşunları vardır ve karısı intihar etme konusunda çok ısrarlıdır. Bir sahnede hatta, "biliyorsun, bana ve oğlumuza tecavüz edecekler ve sonra yiyecekler" der ve bütün film boyunca bu ne zaman olacak diye tef gibi gerilerek geçirmemize sebep olur. Neyse zaten intihara ikna edemeyen optimist ablamız filmin başında alıp başını gidecek ve adama çocuğu da alıp güneye gitmesini vasiyet edecektir. Neden güney orası biraz muamma, belki hava çok soğuduğu için, orasının sıcak olduğu için diye düşündüm kendimce.



Filmin konusu da bu seyahat esnasında baba-oğulun yaşadıkları üzerine kurulu. Bir yandan yol boyunca oğlunu en başta yamyam ve tecavüzcü insalardan korumaya çalışan baba, bir yandan umudunu hiç kaybetmemeye ve en zoru da oğluna dünyada hala iyiliğin olabileceğine inandırmaya çalışır. Ancak kendisinin de kötüleştiğini, vahşileştiğini farketmesi, oğluna vermesi gereken şeyin sadece yiyecek olmadığını anlaması ve bu konuda yaşadığı ikilemler de, günümüz dünyasındaki varoluş savaşına sıkı bir göndermedir.



Yolda karşılaştıkları kötü adamlar genelde silahlı çetelerdir. Topluca "ava çıkmış" bu kötü adamlardan korunabilmek için 3 adet kurşunları kalmıştır (bire düşecek) ve bu zaten bütün filme hakim olan karamsar havayı iyice ağırlaştıracaktır.
Filmin sağlam senaryosu yönetmene ve oyunculara pek fazla iş bırakmamış olsa da üstünüzdeki gerilimden ve filmin sonunda ağzınızda kalan kekremsi tattan sonra hepsinin işinin hakkını fazlasıyla iyi yaptıklarını söylemek pek yersiz olmayacaktır.
Sonuçta; mutlaka seyredilmesi gereken filmler listesine gönül rahatlığı ile ekleyebileceğiniz bir film.

Sevdiysen paylaş.