21 May 2010

Cinnet (Shining)

Evet bu günkü tanıtacağımız film cinnet ismini taşıyor. Bu sefer bir süpriz yapıp filmin tamamını yayınlıyoruz. Buyrun.



Defendor


İstanbul'da yaşayanlar bilir, Barboros caddesinin bir delisi vardı, elinde direksiyonuyla arabaların arasında gezer, kendi araba sanar, trafikte arabalarla birlikte hareket ederdi. Hala var mı o bilmiyorum, gerçi her mahallede belki bir tane vardır bir deli. Defendor da modern çağın, modern ülkenin delisi diyebiliriz.
Peter Stebbings'in ilk yönetmenlik denemesi olan Defendor filmi , Woody Herrelson'un güzel oyunculuğu ile dikkatleri çekiyor. Oyuncu olarak çok parlak olmayan yönetmenin de, böylesi bir filmle yönetmenlik açılışını yapması belki de bir şanstır kendisi için.
Zeka özürlü olan Arthur Poppington, gündüzleri inşaat işinde çalışmakta, ama gece olunca kendi tasarladığı süper kahraman kıyafetini giyerek Defendor olarak suçlu avına çıkmaktadır. Hayatını zaten okuduğu çizgi romanlarla özdeşleştiren Arthur, kullandığı silahlar (bilyeler, sopa, sapan, kendi yetiştiği arılar vs) , işyerinden kaçırdığı , adına Defendog dediği ağır vasıta ve kendi tasarladığı nazi kaskı, siyah bir kıyafet, siyah bir pelerin ve koli bandı ile yaptığı D harfinden oluşan kıyafeti ile süper kahraman olayına bambaşka bir boyut katmıştır.

Süper kahramanımız kendi çapında takılırken bir gün bir arabada bir fahişeyle seks yapan polis dedektifine bulaşır. Kendi aklınca kızı kurtarmak istemiştir ve polisi ciddi şekilde hırpalar. Ancak, polis dedektifi büyük bir kaçakçılık çetesinin polisteki adamıdır ve Defendor'dan intikam almak ister. Bir yandan da fahişe, Defendor'un ne kadar saf olduğunu anlar ve onun yanına yerleşerek, kendisini bu yola düşüren kaçakçılık çetesinin liderinin, Defendor'un aradığı asıl kötü adam olduğuna ikna ederek onu kullanmak ister.

Basit ve görüntüde komik silahlarla ciddi ciddi mafyayla savaşmaya başlaması, bir yandan da fahişe kızla yakınlaşması filmin ana temasını oluşturuyor. Komedi filmi olarak lanse edilse de, annesi tarafından terk edilmesi, hayata bakış tarzı, yaşadığı zorluklar ve filmin sonu sık sık duygulanmanıza sebep olacaktır.


Aslında bakarsak, bir süper kahraman filmi için her şey vardır filmde. Kötü adamlar, güzel bir esas kız, ve süper bir kahraman. Ama bu süper kahramanın süper gücü belki sadece saflığı ve dünyaya bakış tarzıdır diye düşünüyorum.
Yukarıda saydıklarım toplanmış, ortaya hüzünlendiren ama komik bir film çıkmış. Sonunu tabii bilmeseniz daha iyi ama gerçekten ona inanmak ümidimizin olduğunu gösteren bir sonu var, seyrederseniz anlarsınız.

20 May 2010

Where the Wild Things Are - Kedidir o kedi.


Çocuk filmlerinde uzun zamandır görmek istediğim bir şey vardı. Çocuk bir şeyi hayal ederse nasıl eder, eğer çocuk bir şeyi kurgularsa nasıl kurgular? Bu soru cevapsız bir şekilde dururdu kafamın bir kenarında. Hayal dünyasına dalmış bir çocuğu anlatan bir çok filmde, nedense hayal dünyasını büyükler kurgulamış oluyordu ve bu benim her zaman dikkatimi çekiyor, seyrettiğim filmde bir yavanlık hissetmeme sebep oluyordu.
2009 yapımı olan Where The Wild Thing Are, IMBD'de 7.3 puana sahip. Yönetmen koltuğunda ise Jackass serilerinden aşina olduğumuz Spike Jonze oturuyor. Film sektörüne yabancı gerçi bu arkadaş, daha çok onu Björk, REM gibi müzik kliplerinden tanıyoruz , ve o sektörde kendisi çok tutulan bir isim. Ha bu adam film yapamaz zannetmeyin, Being John Malkovich gibi oldukça önemli bir prodüksiyonda da yönetmen olarak gördük kendisini.
Filmin konusuna kısaca değinirsek, Max, ailesiyle sorunlar yaşayan ufak bir çocuktur. Kız kardeşinden yeteri kadar ilgi görmemekte, annesi ile ise iletişiminde sorunlar yaşamaktadır. Bir gün annesiyle yaptığı büyük bir kavga sonucunda evden uzaklaşmış ve bir çalının dibinde uyuyakalmış, rüyasında ise o çalının dibindeki sandalla bilinmeyen bir ülkeye doğru yola çıkacaktır. Tabii olayın rüya olduğu benim anlatımım, gerçek de olabilir ya da uyumadan kendisi de kurmuş olabilir bunlardan birisini seçebilirsiniz.


Uzun bir deniz yolculuğundan sonra, Max kendisini bir adada bulur. Adada bizim görsek altımıza doldurucağımız, sübhaneke okuyup eüzibismillah diyeceğimiz yaratıklar vardır. Max de ilk başta hafif korksa da, sonunda onların arasına karışmaya karar verir. Yaratıklar Max'den ilk önce hiç hoşlanmazlar, ama Max aslında bir kral ve bir kahraman olduğunu söyleyince, çok mutsuz olduklarını söylerler ve Max'den kendilerine krallık yapmasını isterler.



İlk başlarda krallık yapmaktan çok hoşlanan küçük Max, zaman geçtikçe bu yaratıklar arasında denge kurmanın zorluğunu, herkese eşit davranmanın zaten imkansız olduğunu ama bunu onlara hissettirmemenin de ne kadar zor olacağını görecektir. Asıl amacı olan onlara mutluluk vermenin ne kadar zor olduğunu anlamasıyla kendisine olan güveni de sarsılmaya başlayacaktır. Adada yaşayan bu yaratıklara karşı olan sorumluluklarının altında git gide ezilen Max, savaş oyunları ve kale inşa etmek gibi oyunlarla geçici olarak onları neşelendirse de her şey kötü gitmeye devam edecektir.



Biraz da detaylara girersek, filmdeki simgelemeler gerçekten çok ilginç. Sorumluluklarından kaçamayacağı ada gibi bir mekan seçilmesi, ve oyunların gerçeklerden kaçmasına yetmeyeceğine, sadece erteleyeceğini anlaması bakımından çok değişik bir yol izlenmiş. Filmde başta dediğim gibi, yaratıklar, yaratıkların konuşmaları ve bir çok olay, bir çocuk nasıl hayal ederse aynen öyle yapılmış. Bu bahsettiğim bir büyük olarak gerçekten çok zor bir iş. Tabii bunda filmin kaynağını oluşturan kitaba çok sadık kalınmasının önemli bir rolü var.
Maurice Sendak tarafından 1963 yılında yazdığı kitaptan uyarlanan film, bir çocuk filmi mi, yoksa bir çocuğun nasıl büyüdüğünü görmek isteyen büyük filmi mi tam karar veremedim. Ama kendi tarzı içinde ismini önemli bir yere yazdırdığı kesin.

Stoning of Soroya - Hacım Sen Ne Anlatıyon????

Büyük bir merakla oturdum filmin başına, zira eleştirmenlerden hep olumlu notlar almış, 7,9 gibi ciddi bir IMDB puanına sahip böyle filmler pek sık gelmiyor artık. Gerçi filmin künyesi ve sunuş şeklinden hafif kıllanmadım değil ama, friendfeed'de bir arkadaşın önce konuş sonra yorum yap demesi üzerine haklı olduğuna kanaat getirip, zaten DVD'si çıkmış ve yeni vizyona giren filmi bulup buluşturup oturdum başına.
Son zamanlarda filmin bir başka yönü de sık konuşuluyor. Filmin gösteriminin İran'da yasaklandığı ve Türkiye'ye de, film konusunda İran tarafından "küserim bak valla konuşmam" tarzında trip atıldığı dillerden dillere dolaşıyor, gerçi bu filmin lansmanının bir parçası mı yoksa gerçekten böyle diplomatik bir girişim oldu mu, araştırmama rağmen bulabilmiş değilim. Günahı söyleyenin boynuna.
Gelelim filme;
Film Kuran'dan bir ayet ile başlıyor;
"olmayın riyakârlık edenlerden
bir yanda yüksek sesle
kuran'ı dillendirirken
öte yanda ahlaksızlığını
sakladığını zannedenlerden"
Biz hmmm, hmmm diye bunun üzerinde düşünürken, kameralar küçük bir İran köyüne dönüyor. Köyden geçmekte olan Fransız bir gazeteci, yolda arabası bozulduğu için bir süre köyde vakit geçirmek zorunda kalır. Bu sırada ona ulaşan kadın, bir hikayesi olduğuna ve onu dinlemesi gerektiğine adamcağızı ikna eder. Adam sonunda dünyadaki her erkek gibi bir kadının ısrarına dayanamaz ve"e ne yapalım" der ve yanındaki teybin "record" düğmesine bastığı anda , minicik bir flashback ile bir kaç gün öncesine döneriz ve başlarız hikayeyi anlatan kadının yeğeni olan "Soroya (Süreyya)" nın acıklı ve hazin hikayesini dinlemeye.
Yukarıda da farkettiğiniz gibi , bu filmi entel bir kisveye bürünüp , hmmm hmmm diye seyredip , ard arda sinematik terimler döküp hayran olmak için her türlü malzeme mevcut. İyi kötü bir Fransız var (gazeteci hem de) , kötü müslümanlar var, "ayy yazık kadına" var, fakirlik ve cahillik gır boyu var, ortadoğu var, İranlı oyuncu ve yönetmenler var, ohh tam bir alternatif sinema beğenip bilgili görünme şenliği diyebiliriz.
Ancak; bir sinema sever gözüyle filmi irdelemek istersek: Bu film nedir ? diye sormaktan kendimizi alamıyoruz. En azından ben alamadım.
Benim de hakkım değil mi a dostlar filmi gelip burada öve öve göklere çıkarmak, İslam'ın zararlarından bahsetmek, ezilen halkların cahilliğinden dem vurup , İran'dan, Molla rejiminden girip , "Mustafa Kemal bizi kurtarmış biz de öyle olacaktık neredeyse" lerden çıkmak. Filmi kadın empatisi yaparak seyredip, dünyadaki kadınların durumundan hönkürüp salya sümük bir yazı yazmak. Ben istemez miyim böyle olmak? Ama olmadı a dostlar, en azından bu filmde olmadı.
Filmdeki bir dolu mantık ve kurgu hatasını geçelim, oradan eleştiriyi mecbur kalmadıkça yapmıyorum, ama bu yok demek değil emin olun, ona sıra gelmeyecek sadece.
Bu filmde ne anlatılıyor biri bana anlatsın gözünüzü seveyim. Yönetmene acaba kim, sakın seyirciye bir mesaj vermeye çalışma, direk gözüne sok söylemek istediğin şeyi demiş çok merak ediyorum. İran erkekleri kötü anladık, hepsi sübyancı onu da anladık, müslümanlar kadını aşağılar, değer vermezler onu da anladık, İslam çok kötü bir şeydir e hadi onu da anladık da , eee???
Bir kere recm cezasını işlemek, bunun ne kadar vahşi, ne kadar çirkin olduğunu göstermek istiyorsan, neden Süreyya'nın aslında masum olduğunu defalarca üstüne basa basa tekrar edersin ki? Bu da acaba filmin yönetmeninin ve yapımcılarının içindeki "İran erkekliği"nden midir? Acaba Süreyya gerçekten "zina" yapsa içimize sinmeyecek, "recm" e hak mı verecektik?? Kadının masumluğu, ve bunun üzerinde ısrarla durulması filmdeki samimiyet havasına ciddi ölçüde zarar veriyor.
Gerçi filmi yapanların "içindeki İran'lı", recm için gereken iki şahit konusunda kendini iyice ele veriyor, aslında yok ama biz zorlama yaptık diye bas bas bağırıyor. Film bir yerde kendime "dünyanın herhangi bir yerinde de , yalancı şahitlikten , riyakarlıktan başkaları da idam cezasına çarptırılabilir" dedirtiyor.
Bütün film boyunca , ona buna vurgu yapacağız derken vurgularla dolu , seyirciyi salak yerine koyan, siz bir şey anlamazsınız biz elli kere tekrarla gözünüze sokarak size anlatırız havası eksik olmuyor, filmin ne anlattığını kaçırıyorsunuz kafanıza vurgu yemekten.
Ama söylemeden de geçemeyeceğim, film "isminin" hakkını gerçekten veriyor. Uzuuuun bir kadını taşlama sahnesi var ki, gerçekten "Süreya'yı taşlamak" mış bu filmin olayı dedirtiyor. Tabii bu sahneyi bu kadar uzatırken yönetmen de yaptığı salaklığının farkında olacak ki, röportajında :
“Daha önce hiç bir filmde taşlanma sahnesi gösterilmemişti. Seyircinin asla unutamayacağı bir şey göstermek için ağır bir sorumluluk hissediyordum. Standart bir popcorn film şiddeti olmamalıydı, fakat seyircinin aklını başindan alacak kadar aleni de olmamalıydı. Korkutmanın ötesinde, olayın nasıl olduğunu gösterebilmek için sahne azami bir dikkatle planlandı.”
diye anlatmak zorunda kalmış, standart bir popcorn film şiddeti konusunda engin bilgisiyle bizi mest etmiştir.
Filmin isminden sonra "fragmanın"ın da hakkını vermek lazım, fragman gerçekten başarılı.
Son not: Filmi seyredip üzülelim, İran'a lanetler okuyalım, iyi ki öyle değiliz diye şükredelim. Yanıbaşımızda, kendi memleketimizde kadınlarımızın diri diri gömüldüğünü, her gün en az bir tane töre cinayeti haberinin geldiğini görmeyelim, gözyaşları ile seyredelim filmi mümkünse.

18 May 2010

FF de neler oluyor??

Son zamanlarda bolca vakit geçirdiğim friendfeed den aboneliğimi sildim. Benimle neredeyse aynı zamanlarda bir kaç kişi daha friendfeedden ayrılma kararı verdi. Hal böyle olunca akıllarda soru işaretleri oldu kaçınılmaz olarak. Şimdi bu soru işaretlerini aydınlatmaya çalışalım yavaş yavaş. Bu arada yeri gelmişken bende sonra bir h1n1 daha türemiş, benimle alakası yoktur. Şubemiz olmadığı gibi ürünlerimiz el değmeden islami usullere uygun olarak hazırlanmaktadır.
Friendfeed'de ne olduğunu anlayabilmek için konusu geçen insanları yakından tanımak irdelemek gerekir. Şimdi biz de tam olarak bunu yapacağız, bu insanlar nedir, ne yerler ne içerler, neler hisseder nasıl davranırlar?? Bunlara cevap verdikten sonra belki asıl sorunun bir önemi kalmayacaktır. Burada anlatılan her şey çok önemli ve çok gizli bir çok olaya işaret ettiği için kişilerden kendi özel sırlarını anlattığım için şimdiden özür diliyorum. Gelin kahramanlarımıza yakından bakalım.



Sewimsiz Bilgin

Web dünyasının en tartışılan isimlerinden biri olmuş bu şahsiyet ismiyle marka olmayı başarabilmiş nadir insanlarından birisidir. 20. yüzyılın ikinci yarısında Nahçıvan'da doğmuş, eğitimini Bağdat medresesi ve El Cezire medresesinde tamamladıktan sonra seyyahlığa merak salmıştır. Hayatının bir bölümünü Tibet'de "yak" olarak geçirdiği bilinmektedir. Sosyal medya uzmanlığını , hazır cevaplılığını, insanları sinir etme özelliklerini bu dönemde aldığı tahmin edilmektedir. Öğrendiği uzak doğu teknikleri ile kimliğini gizleme yetisi ve aynı anda bir çok yerde bulunabilme (fake denir) özellikleri kazanmış ve bunları ustalıkla kullanabilmiştir. Cinsel tercihleri ve yaşı konusunda bir çok tartışma yapılmıştır, ama kimse bilmez ki, öğrendiği tekniklerle bunları da değiştirebilmektedir. Yeri gelince seksi ve ateşli bir hatun, yeri gelince salak bir çocuk, yeri gelince mülayim kendi halinde bir adam, yeri gelince de seksi ve oturaklı bir adam olabilmektedir. Gerçi son söylediğimin yeri hiç gelmedi ama olsun.



Masal Perisi

Onu farklı yapan en büyük özellik gerçekten masallardan çıkıp gelmiş olmasıdır. Yani, herhangi bir insan örneğin Haziran'da doğmuştur , ama Masal Perisi, puslu bir sonbahar gecesinde, yapraklar biraz sonra dökülüp toprağa karışacaklarının bilinciyle titrerken doğmuştur. Herhangi bir insan öğleyin yemek yiyebilir, ama Masal Perisi o yemeği yerken, yediği etin hangi kuzudan geldiğini, o kuzunun neler yaşadığını, nasıl bir çocukluk geçirdiğini, ne kadar tatlı bir kuzu olduğunu, kesildiği andaki korkularını acılarını da hissederek yer. Bilmem anlatabildim mi bu kahramınızın süper gücünü?..



Seyrüsefer

Gerçek adı Aleksandır Vleçenko Raskolnikov Rusçekev olan bu ünlü şahsiyet engin Sibirya tundralarında doğmuş, zor geçen kış şartlarından mütevellit, sert bir mizaca ve dolgun (öhhöm) düzgün hatlara sahip olmuştur. Hayatının ilk yıllarını erkek olarak geçirdikten sonra kadın olarak daha başarılı olacağına inanmış ve son derece başarılı bir ameliyattan sonra kadınlığa terfi etmiştir. Kavimler göçü esnasında yolu Türkiye'ye düşen Seyrüsefer, burada şöhret basamaklarını çifter çifter tırmanmış, klipler, filmler, sahneler derken kendisine bir artislik vasıl olmuştur. Kadın-erkek-ev kadını- sahne sanatçısı- gezgin vs gibi bir çok özelliği bir arada bulunduran bu renkli simanın süper gücü ise istediği nesnenin ruh halini değiştirebilmesidir. Ruh bükücü gücünün kaynağı bilinmese de, temkinli olmakta fayda vardır.




H1N1

Bu mal hakkında pek bir şey yazmak istemiyorum aslında. En büyük özelliği kelime bükmesidir. İtin tekidir.

11 May 2010

h1n1 blog Mayıs ayı programı





İşler güçler çok bastırdı, genelde şehir dışındaydım, araya bir de tatil sıkıştırınca bloga yazı yazamadım. Ama bu tabii film izlemedim demek değil. Yazamıyorum bari reklam yapayım dedim. Az sonraa deyip civvu civvaaa müzik eşliğinde alttaki filmleri düşünün siz. Kendi çapımda fragman. Seyrettiğim ve vakit bulunca yazacağım filmler.
1- The Road
2- Un Prophete
3- Defendor
4-Where The Wild Things Are

1 May 2010

Atonement - Ağlamadım Gözüme Toz Kaçtı

Beni tanıyanlar bilir, pek romantik , yumuşak bir insan değilimdir, bundan dolayı bu tarz filmler de pek sarmaz beni. O yüzden sanırım bu film dikkatimden kaçmış, yoksa 2007 yapımı bir filmden hiç haberim olmaması bana da ilginç geldi. . Atonement filmini imdb de gezerken farkettim, ciddi bir puanı var, aha da buradan görebilirsiniz. 7.9 Puan'ı almak pek kolay iş değil. Aslına bakarsanız , sadece romantik bir film demek de yanlış olur, içinde bir çok şey gibi, romantizm de olan bir yapıt diyelim.
" Küçük bir kızın, yatak odasının penceresinden gördüğü şeyi kendince yorumlaması" yüzünden herkesin hayatı nasıl değişir?? Filmin ana teması bunun üzerine kurulmuş. Çocuk aklı ile gördüğü sahneden etkilenen ve bunun hayal dünyasını etkilemesi yüzünden birbirini seven iki kişiyi ve kendisini çok uzun sürecek felaketlere sürüklemesi. İnanın başka ne söylersem söyleyeyim filmin tadı kaçar, bu yüzden kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum. Filmin kurgusu hakkında bu kadar yorum yeter.
Evet biraz detaya girebiliriz şimdi;
Yönetmenimiz Joe Wright'ı; Pride&Prejudice dan biliyoruz (iki filmin afişlerinin benzerliği şimdi dikkatimi çekti) , sahneler ve görsel mekanlarda zaten çok başarılı bir yönetmen, bu filmde ekstra olarak müzikler o kadar başarılı ki sadece müzikleri için bile bir kez daha izlenebilir. Filmin 7 dalda Altın Küre ödülüne aday gösterilmesi ve "en iyi müzik" ve "en iyi film-drama" ödüllerine layık görülmesi zaten bu durumu ispatlar nitelikte.
Ayrıca 7 dalda Oscar'a aday gösterilmiş bir film. Ha ben sadece müziklerini merak ettim diyorsanız, "Clarie de lune-Claude Debussy""O Soave Fanciulla-Puccini , La Boheme Opera'sından " "Ehi! Rodolfo-Puccini , La Boheme Opera'sından" ve "The White Cliffs of Dover-Walter Kent, Nat Burton" kelimeleri ile arama yaparak internette bulabilirsiniz.
Yönetmen pek başarılı diyordum, seyrederken çok şaşırdım bunu ara not olarak buraya yazayım, bir yönetmen olsam , olayı yaşayanın gözüyle seyredenin görmesini sağlamak için çok uğraşırdım ben. Yani birisi bir şeyi yanlış anladıysa, seyirci o kişinin neden yanlış anladığını, kendisi de yanlış anlayarak anlayabilir sadece diye düşünürdüm hep. Bu filmde bunu birebir yaşattığı için teşekkür ederim kendisine, çok heyecanlandım şahsen bu detay karşısında. :)
Gelelim oyunculara;
Aşkın kız tarafını oluşturan Keira Knightley, Karayip Korsanları filminden hatırlarsınız, ciddi bir hayran kitlesine sahip genç bir oyuncu. Kendisinin ilik gibi olmasının yanında bu filmde gerçekten iyi bir performans sergilemiş. Süt gibi hatun maşallah diyor , kendisine buradan selam gönderiyoruz.
Erkek tarafında ise , James McAvoy var. Kendisini , Last King of Scotland'daki sevişgen çocuk rolünde seyretmiştik. Başına ne geldiyse uçkurundan gelmişti. Burada da aslında buna benziyor durumu, ortam bulsa sevişecek ama denk getiremedi bir türlü. Zaten.... , neyse söylemeyeyim ..
Bir de görüldüğü yerde vurulup öldürülecek, kafası ezilecek ufak sarışın kız var. Hikayeyi anlatan o, zaten filmi çevrilen romanı yazan da o. Farklı çağlar için 3 kişi oynuyor kendisini. Minik halini Saoirse Ronan canlandırmış. Canlandıramaz olasıca...Kıza sinirim geçmemiş hala.
Seyrederken ağzımdan çıktı, "bir filmde herkes mi iyi rol yapar ya" dedim, en küçük figuranına kadar gerçekten başarılıydı herkes.
Toparlamak gerekirse, mutlaka izlenmesi gereken bir film, romantik/drama olarak geçse de türü, sevecek bir şeyler mutlaka bulursunuz bu filmde eminim.


Yaptım Oldu- Knowing

Bir sinema blogu değil blogum, öyle olsaydı bütün filmleri izler hepsi hakkında ayrıntılı yazılar yazardım. Ama ben sadece beğendiğim için izlediğim filmleri yazmaya karar verdim, yani yazmak için seyretmeyecektim, seyrettiğim için yazacaktım. Bu yüzden kendi zevkime, (ya da öngörüme) ait filmler oluyor buraya son derece yüzeysel karaladıklarım. Tabii böyle olunca arada her insan gibi kötü film seyredebiliyorum. Knowing sanırım uzun süre izlediğim kötü filmler kategorisinde birinciliği elinde tutacak gibi.
Şimdi efendim filmin konusuna gelirsek; 50 Sene öncesinde başlıyor film. Minik bir kız çocuğu var , bu kız pek normal değil, tıp dilinde kızın durumuna "kafayı kırmış" deniyor. Okulda bir etkinlik düzenleniyor, bütün çocuklar kendi kafasınca 50 sene sonrayı resmedecek güya, bu resimler de okulun girişine bir kutu içinde gömülüp, 50 sene sonra açılıp o zamanki öğrencilere dağıtılacak. Ama bizim minik delimiz kağıda bir sürü rakamlar sayılar karalıyor. Hoca çemkiriyor buna ama gene de kağıdı koyuyorlar kutuya. Sonra zaten kız iflah olmuyor, yaraya bereye veriyor kendini.
Neyse , 50 yıl geçtikten sonra kutu açılıyor ve içindeki resimler o zamanki öğrencilere dağıtılıyor. Bu manyak kızın karaladıkları da , Bizim Nicolas Cage'in oğlana düşüyor. Eheheh yapıp eve götürüyorlar kağıdı.
Nicolas yıllar önce bir uçak kazasında karısını kaybetmiş, çocuğu ile baş başa kalmış, bir sürü hayırlı talip çıkmasına rağmen, önce çocuğun eğitimi diyerek kendisini oğluna adamış bir babadır. Akşamları viski eşliğinde demlenmekte, melankolik takılmaktadır. Ruh hali pek önemli değil filmde. Gene o gece , viskisini yudumlarken, 50 yıl önceki kağıttaki rakamların pek de öyle rastgele olmadığını fark eder.
Fark eder deyip de geçemeyeceğim, burada bir parantez açmam gerekecek. ( <--aha açtım parantezi, sanırım bu fark etme sahnesi , sinema tarihine en dandik, en zorlama, en saçma fark etme sahnesi olarak adını altın harflerle yazdıracaktır. Bakın kapatıyorum, düzenli birisiyim -->)
Neyse, kör-topal fark ettikten sonra , bu rakamların büyük felaketlerin olduğu zamanları ve bu felaketlerdeki ölü sayısı olduğuna emin olur, ve bunları yazan kızı aramaya başlar . Elbette ki kız ölmüştür ama bir çocuğu ve bir de torunu vardır. Onları bulur. İşte tam onları bulduğu yerde ben uyuya kalmışım , ne oluyor ne bitiyor sonrasında bilemeyeceğim. Tahminimce kıyamete doğru gidiyor film ama emin de değilim. Çok bile yazdım bu film için.

Sevdiysen paylaş.