31 Mar 2010

Çağımızın hastalığı hazımsızlık


Oldum olası insanları gözlemlemeyi çok severim, hoş bunu yapmak için bazen insanlara yaklaşmak gerekiyor ve bu da oldukça gergin bir durum ama eninde sonunda zaten birileri diğerlerinden daha yakın oluyor istemesen de. Şimdi bu konumuzun hedef kitlesi yakınımızdakiler değil, çünkü zaten hazımsızlıkları anlaşıldığında onlar bir şekilde uzakta durulmuş olanlar oluyor.
Hazımsızlık kelime anlamı olarak yediklerini sindirememiş olanlar demek. Bunu ruhani dünyaya endekslemeye çalışırsak, yaşadıklarını sindirememiş olarak saçmalarız, o yüzden bence kelime anlamını boş verin, sizde uyandırdığı duyguya odaklanın. Tabii nasıl tabiatta öküzler, koyunlar, kıl bitleri, çakallar, kokarcalar vs gibi mahlukatlar cins cins oluyorsa, hazımsızlar da çok değişik şekillerde kendilerini gösterebiliyorlar.
Hazımsızların bilinen en yaygın türü, envai çeşit yavşaklıklarla mevki sahibi olmuş, fakat o mevki için kendisinde gerekli kalifikasyonun olmadığının farkında olanlardır (kullandığım kelimelere dikkat ederseniz boş bir adam olmadığımı anlarsınız, vasıf yazmak varken kalifikasyon, peh peh peh).
Semptom, teşhis ve tedavi:
Bu tarz insanlarla profesyonel ortamlarda karşılaşırsanız, herhangi teknik becerisinin olmadığının farkında olduğu için her an ezileceğinin farkındadır ve bu olmadan en iyisi ben ezeyim şeklinde bir savunma güdüsü geliştirmiştir. Bunu yapmak için uygun bir ortam bekleme nezaketini bile göstermezler, olmadık yerde olmadık kaprislerle, fevri hareketlerle yıldırma politikası güderler. Buna tıp dilinde "ağzına zıçcam senin" denir. Bu çeşit hazımsızlardan korunmanın en etkili yolu, güzel matematik hesabı yapabilmekten geçer. Ne o? Ne alaka der gibi bakıyorsunuz? Hemen açıklayayım, akıl terazinizin bir ucuna bu tipi göt ederek kaybedeceklerinizi koyun, ki göt etmek çok kolaydır, diğer ucuna alacağınız rahatlama hissini koyun, terazi kaybedecekleriniz tarafındaysa , evet efendim , hay hay efendim gibi kısa ve öz söylemlerle konuyu geçiştirin. Kısa kesmeye ve mümkün olduğunca çabuk oradan uzaklaşmaya bakın. Yok terazi diğer taraftaysa; bak gözüm, yavrum benim, canımın içi gibi bir cümleyle başlayarak (bu onları çok kızdırır) fatality'e giden yolda huzurlu adımlarla süzülebilirsiniz.
Bir diğer hazımsız türü ise, yukarıdakinin tam tersine, bir konuda çok bilgili, ama geri kalan bütün diğer konularda bomboş olan insan tipidir. Bu insan tipine de çok rastlanır, bu yüzden özellikle üzerinde durmak istiyorum.
Semptom, teşhiş ve tevadi:Bu insanlar durmadan, ısrarla bildikleri konudan bahsederler, başka bir konu açıldığında konuyu bir İETT şöförü kıvraklığıyla gene kendi bildiğine getirip başından geçenleri durmadan sıralamaya başlarlar. Siz bahsettiği konu ile alakasız bir insansanız hele, sizin bir değeriniz yoktur. Ölesicesinizdir, allah belanızı veresicesinizdir. Hemen yakınımızdan örnek verirsek, sosyal medya ile hakkını vererek uğraşanların yanında, acayip acayip başka bir güruh vardır ki, friendfeed'de bolca görürsünüz, freelance, PR, social marketing vs gibi kelimeler ağızlarından düşmez, topluluk halinde gezerler, profillerinde bir sürü teknik ve büyük ihtimalle bulmak için çok kastıkları kelimeler vardır. Bu insanlardan herhangi birinin yaptığı işleri sorgulamaya kalkarsanız, yaptığı işi eleştirmek gibi bir gaflet içine düşerseniz olağanüstü bir tepki ile karşılaşırsınız. Sinir krizleri , hezeyanlar, ayılıp bayılmalardan biri gelir biri gider. Toplu bir saldırıya maruz kalmanız da an meselesidir. Bu durumda olayı iyi tartmanızı salık veririm. Tıp dilinde buna "yiyemiyeceğiniz muzu soymayın" denir.
Bir diğer gruba gelince, bunlar çok daha az bulunan ama yukarıdakilerin hepsinden tehlikeli bir tür olan sevgi hazımsızlarıdır.
Şempşom, teshiş ve teşavi:Bunları tehlikeli yapan şey, yukarıdakilerinin aksine aslında dolu, akıllı ve "uygun" olmalarıdır. Bu özellikleriyle kurbanını kendisine çeker ve bir lokmada sen koskoca kurbanı yut olacak şey mi? Cümle devrik oldu ama dokunmuyorum, manası oturdu. Tabii karşındakini anlamak, özüne bakmak yerine, onu hazmetmeye çalışınca hazımsızlık da kaçınılmaz olarak gelmektedir. Özgüven eksiliği, daha önceki ilişkilerde yaşanan sorunlar, türlü kompleksler bu türde ortak karşılaşılan olgulardır. Tedavisine gelince, maalesef bu hastalığın bilinen bir tedavisi yok. Çoğu kimse bu kişiler için PENİSilin tedavisini uygun görse de bu sadece olayı başka bir boyuta taşımaya, komplikasyonları azdırmaya yarar, ve hazımsızlığın üstüne yüzlerce dert eklenerek devam eder. Hele PENİSilini gösterip vermeyince ortaya çıkacak vahşetten firmamız sorumlu olmayacaktır.
Evet, bu yazımızda çağımızın hastalığı olan hazımsızlığı bir çok yönüyle ele aldık. Bir sonraki tıp köşemizde farklı konulara değinmeye devam edeceğiz. Bol sağlıklı günler dilerim.

30 Mar 2010

Kör Göz Oscar-The Blind Side

Şimdi plan şu; Kocaman bir kağıda, büyük puntolarla "En iyi oyuncu ödülünü almış biri oynuyor diye film güzel demek değildir" diye yazacağım, göz önünde bir yere, diğer yüzlerce unutmamam gerekenlerin arasına koyacağım.
Bir hevesle blog açtım, izlediğim filmleri, dinlediğim müzikleri, yaşadığım şeyleri yazayım dedim, şansıma o günden beri izlediğim iki film de hiç iştah açıcı değil. Ben gene üstüme düşeni yapayım, en azından belki bir fikir oluşur seyretmek isteyenin aklında.
Aslında belki de bir not düşmek gerek, ff, facebook, vs vs gibi yerlerde kedi resimleri paylaşıyorsanız, bebek resimleri görünce kendinizi tutamıyor ve ayyy canııım gibi yüksek frekanslı bol genlikli sesler çıkarıyorsanız The Blind Side tam size göre bilesiniz.
Şimdi gelelim bu filme, Sandra Bullock denen hanım kızımızı çok başarılı bulduğumu söylersem yalan söylemiş olurum (niye Sandra karşımdaymış gibi lafı dolandırdım bilmiyorum). Gerçi hakkını yememek gerek, Crash filminde fena değildi, gerçi o filmde fena olan hiç bir şey yoktu ama neyse konu o film değil şimdi.
Aslında filmin özünde Amerikan Futbolu olmasından kıllanmak gerekirdi, filmin adı bile bu spor ile alakalı bir terim. Bu oyunda amaç nedir, millet neden birbirine saldırır, koca koca adamlar neyi paylaşamaz, bunların hiç birini bilmeden bu filmi neden seyretmeye kalkıştım tam bir muamma. Olsun, en azından Amerikan futbolu denilen sporda da faul olduğunu öğrenmiş oldum, faul ile normal oyunu ayırmak tabii daha ileri seviye uzmanlık gerektiren bir durum.
Gelelim kabaca filmin konusuna, prensip olarak filmlerin konusundan çok bahsetmiyorum ama her an vazgeçip patlatabilirim temkinli olun gene de siz. Bayan Leigh(Sandra Bullock) ve Bay Sean (Tim McGraw) hali vakti yerinde, iki çocuk sahibi, sosyetik bir çifttir. Çocukları ile aynı okulda okuyan koca Mike lakaplı Micheal Oher (Quinton Aoron) isminde genç irisi bir çocuğun evsiz barksız ve zeka özürlü haline acıyıp onu evlerine alırlar. Ama çocukta müthis bir spor kabiliyeti vardır ve takımda harikalar yaratmaya başlar.
Filmi izlemeye niyetli olanlar için bir kaç uyarı yapmam gerek sanırım. Filmi izlemeden önce açın bir kaç ayet Kuran okuyun, çünkü filmde inanılmaz bir Hristiyanlık propagandası yapılıyor, dininizi değiştimeniz olasılık dahilinde. Propaganda demek az gelir belki, üstünüze üstünüze geliyor hristiyanlık faziletleri, güzellikleri. Oscar da bunun hatırına gitmiş olabilir diye düşünüyorum. Filmde bir kadın hatta demokrat olduğunu utana sıkıla fısıldayarak söylüyor siz düşünün, o kadar yoğun. Tabii bu ultra-christ ortama uygun olarak insanlarda bir iyilik, bir nur-yüzlülük, bir canıııım cılık var ki , filmin ortasında "inna azimmm alahhh bismillaaaah " diye çığlık atmamak için kendimi zor tuttum.
Kısaca özetlemek gerekirse sevgi dolu yumuşacık bir film.!!?? Daha çok pazar sabahı kahvaltı yaparken seyretmeye uygun.
Son derece önemli bir nokta daha var. Film gerçek bir hikayeyi anlatıyor, böyle olunca aslında ayy canım diyesi geliyor insanın. Film kurgusu olarak çok tatmin etmese bile olayların gerçek olduğunu düşününce az da olsa etkileniyor insan. Neyse şimdi kiliseye gitmem gerek. Tanrı sizi kutsasın dostlarım, amen.

26 Mar 2010

The Men Who Stare At Goats

Ne zamandır komedi filmi seyretmiyordum, George Clooney'in oynadığı, gene bir komedi filmi denebilecek Burn After Reading filmindeki oyunculuğu, ve o filmin çok güzel olmasının yanında, filmin oyuncu kadrosu çok çekici geldiği için bunu da izleyeyim dedim.
The Men Who Stare At Goats, yani Türkçe'ye çevirirsek , Keçilere Bakan Adamlar, göz dolduran bir oyuncu kadrosuna sahip. George Clooney, Jeff Bridges, Ewan McGregor, Kevin Spacey zaten hepsi ayrı ayrı seyredilesi adamlardır, bir araya gelirlerse neler olur diye düşünmemek mümkün değil.
Film izlemek için gerekli ekipmanları topladıktan sonra (bira, cips) kuruldum ekranın karşısına. Belki filmi izlemek isteyen olur diye kurgudan ve olaylardan bahsetmiyeceğim. Tarz olarak kendimce saçmalık komedisi dediğim (literatürde adı nedir bilmem) ve benim çok sevdiğim bir tarzı var filmin, yani kısaca bir sürü saçma sapan olayın ve diyaloğun döndüğü bir film. Tarz olarak belki yakalanmaya çalışılan hava Big Lebowski (çok iddalı oldu farkındayım sadece tarz olarak dedim ama) bile sayılabilir. Böylece belki saçmalık komedisi kelimesi ile ne kastettiğimi de anlarsınız.
Filmin bir başka özelliği ise, diğer kült filmlere sık sık gönderme yapması. Star Wars, Silence Of The Lambs, gibi filmlere ise gönderme yapmakla kalmıyor, film bir yerden sonra örtüşmeye başlıyor, özellikle Star Wars ile. George Clooney'in canlandırdığı Lyn Cassedy karakteri ile Ewan Mc Gregor'un canlandırdığı Bob Wilton karekteri, Star Wars'daki usta ve çırak ilişkisinin aynısı. Ewan Mc Gregor'un Star Wars daki Obi Wan Kenobi'yi canlandırması olaya bambaşka bir ironi de katmış. Ancak bu filmde gönderme yapmakla kalmıyorlar, isimleri gene Jedi savaşçısı, yalnız Amerikan ordusu için çalışıyorlar ve mekanları uzay değil, Irak çölleri.
Film bir gazete muhabiri olan Bob'un , karısı onu terkettikten sonra boşluğa düşmesi ve karısına bir hiç olmadığını ispatlaması için ortadoğuya gitmesiyle başlıyor. Karısı da, Lost'tan tanıdığımız kızıl afet Charlotte bu arada. Irak'a girmek için bir yol ararken orada Lyn ile tanışıyor.
Devamını tabii ki anlatmayacağım, hevesinizi kaçırmak istemem seyretmek isteyenlerin. Ancak çok güzel başlayan film, nedense ikinci yarısında çok sıkıcı bir hal aldı. İnce göndermeler yerini gözümüze sokarcasına kurgulanmış öykülere, saçmalığın komedisi yerini bu ne ya üff dedirten sıkıcı diyologlara bıraktı.
Vakit geçirmek için belki seyredilebilecek bir film. Ama özellikle kadroya bakıp çok bir şey beklemeyin derim ben.

Sevdiysen paylaş.