28 Ara 2010

The Town

Türkiye'de "Hırsızlar Şehri" olarak vizyona giren Town oldukça başarılı bulundu ve çok iyi eleştiriler aldı. Elbette burada filmin yönetmeni, aynı zamanda başrol oyuncusunun rolu büyük.

Geleneği bozmayalım önce kadroya bir bakalım. Yönetmen koltuğunda, aynı zamanda başrol oyuncusu olarak Ben Affleck'i görüyoruz. Aslına bakarsanız bu adamda benim kendisini sevmemem için gereken bütün özellikler mevcut. Bir kere "aile boyu" sinema sektöründe olanlardan hiç haz etmem, çok komik gelir bana bu. Kardeşi Casey Affleck nin suçu yok şimdi ama komik gelir sadece. Bir de ilk yönetmenlik denemelerinde hem kendi oynayıp hem yönetenlere karşı bir önyargım vardır, kendilerine güvenemediklerinden yapmışlar gibi gelir. Ancak oyunculuk kariyeri yükselen bir ivme gösteren, bu yüzden belki başarılı diyebileceğim oyuncunun genç yaşta birden yönetmenliğe sıçraması (ki yönetmen tipi bile yok:))) beklenmedik bir olaydı. Ama ortaya çıkardığı ürün Gone Baby Gone oldukça başarılı ve tatmin edici bir filmdi. Öyle ki günlerce filmin etkisinden kurtulamayıp yaşlı gözlerle gezdiğimi biliyorum.




Filmimize geri dönelim, oyuncuları tanımaya devam, dikkat çekici bir isim de FBI dedektifi rolündeki Jon Hamm. MadMan dizisinde karizmadan yıkılan abimiz burada ise sert ve çok akıllı bir dedektif rolünde. Diğer dedektif ise hatırlamakta zorlandım ama filmin ortalarına doğru şimşek çaktı, Lost dizisindeki bizim kara dumanın vücud bulmuş hali..:)


Filmin başındaki siyah fon üzerine yazılardan öğreniyoruz ki, Boston'a  bağlı Charlestown kasabası biberi ile ünlü olduğu kadar banka soyguncuları ile de ünlüdür. Nasıl Amasya'nın elması, Manisa'nın üzümü, Adana'nın kebabı yerinde başka bir güzel ise, Charlestown'ın banka soyguncu bir başka güzelmiş. Hatta burada banka soygunculuğu babadan oğula geçmekte imiş, hatta filmin başrol oyuncusunun da babasından kapmış bu baba zanaatının inceliklerini.


Aslında ana karakterimizin babası ile ilişkisi ve annesinin gidişi ile ilgili derin yaraları vardır ama bunun üstünde çok ısrarla durulmaz. "Israrla Durulmama" olayı filmdeki her şey için geçerli ve benim en çok dikkatimi çeken olay oldu. Belki başkası için bu durum "iyi irdelenememiş" denilip kötü yönde eleştirilecek bir olay olabilir ama ben kasıtlı yapıldığını ve çok etkileyici bulduğumu söylemeliyim. Mesela diğer filmlerin aksine, suç sempatik gösterilmemiş, ama kötü de gösterilmemiş, pek üzerinde durulmamış. Ya da başrol oyuncusunun sevgilisinin çocuğu kimden pek bilinmiyor, pek irdelenmiyor zaten. Çetenin geri kalanı irdelenmiyor, adam aşık oluyor ne alaka diyorsunuz ama o da irdelenmiyor. Filmin belki güzel tarafı bu, bir şeyler oluyor sadece.

Spoiler vermeden konuya değinirsek. Doug Mac Ray ( Affleck) arkadaşları ile çok ince düşünülmüş bir soygun planlar. Takımın beyni Doug'dur ve her şeyi en ince detayına kadar düşünmüştür. Soydukları bankanın müdüresini de kısa bir süre için rehin almak zorunda kalırlar ve bir deniz kenarında bırakırlar. Ancak daha sonra kadının da Charlestown'da burunlarının dibinde yaşadığı ortaya çıkacaktır. Doug, bir ipucu bıraktık mı , bir şey hatırlıyor mu merakıyla kadına yaklaşır, ancak bu yakınlaşmanın dozu elbette iyi ayarlanamaz. Daha sonra Doug ben bu işleri bırakayım sevdiceğimle mutlu bir hayat süreyim kararı alacaktır ama zaten bunu başarsa film olmaz mantığıyla işler sarpa saracaktır.


Tipik bir soygun filminden çok daha fazlasını bulabileceğiniz film sadece aksiyon arayan seyirci kitlesindeyseniz (aşağılamak için söylemiyorum tabii onlar da bir cins) pek tatmin etmeyebilir ama uzun zamandır izlediğim filmler içinde en başarılılarından birisi diyebilirim. Afferim Affleck:)



Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Sevdiysen paylaş.