26 Ağu 2010

Mektup


Posta kutusundan aldığı bir demet zarf arasında hiç beklemediği bir şey gördü.Onca fatura ve banka zarfı arasında insan eliyle ve ismine yazılmış,buram buram mürekkep kokan,karakteristik bir yazı içeren ve son bir kaç harfi sanki yağmur değmiş de yazı dağılmış gibi görünen bir zarf…
Zarfı dikkatlice eline aldı, evine doğru döndü ve yavaş adımlarla yürümeye başladı.

Yürümek daha serin bir duygu değil miydi diye düşündü bir yandan, ayaklarındaki bu ılıklık neydi peki? Yürümeyi böyle hatırlamıyordu, biraz ayaklarına konsantre olmaya çalıştı, sadece ayaklarını düşünmeyi …

Birden her şeyin mum alevinin ışığındaki cisimlerin gölgesi olduğu hissine kapıldı, bütün dünya sanki berbat bir salınımda kararıp titremeye başlamıştı.Herhangi bir şeye konsantre olmaması gerektiğini hissetti.
Zaten süregelen bir çok gariplikten her hangi birisiydi sonuçta.
Önemsemedi....

Salona girdiğinde Nasrı’yı haki koltukta otururken buldu. Bir kez daha onun sanki elle çizilmiş gibi duran gözlerine baktı. Hiç bir duygusunu belli etmeyen, camdan yapılmış gibi duran, insanın içini ürperten o iki çizgiye baktı. Bir şey demek gelmedi içinden ama dudaklarının kenarından “bir zarf gelmiş” kelimeleri döküldü. Aslında bunu sadece düşündü mü yoksa söyledi mi kendisi de emin olamadı. Bir tepki görebilir miyim diye boş yere gözlerini karşısındakinin üzerinde gezdirdikten sonra hayal kırıklığını da yanına alıp hemen yandaki bu sever mavi koltuğa çöktü.

-Sesimi duyabiliyor musunuz Özlem hanım?

Elindeki zarf, kendisi, Nasrı ve dünyanın geri kalanı ile başbaşa kalmıştı. Kafası önde iyiydi, evet böyle dursun biraz diye düşündü. Bir şeyler düşünüyormuş gibi yapabileyim en azından, bilmesin kimse kafamın içinin bomboş olduğunu. Güçlü görünebilmek de güçlü olmak değil miydi, kendisini kandırabilirse ne kalıyordu ki geriye, dünya zaten saf değil miydi? Her şeye inanmaz mıydı?
Ah bir de şu karşıdaki Nasrı olmasa, biliyordu biraz sonra bir soru soracağını, bu sessizliği, bu dengeyi bozacağına emindi. Ama bu kadar çabuk beklemiyordu.

-Açmayacak mısın zarfı? İçinden çıkabileceklerden mi korkuyorsun?

İşte, budur
Bu kadar olabilir.
Gene en derindeki duygusunu sanki kendi elleriyle koymuş gibi bulmuştu bu şeytan. Kimbilir nasıl bakıyordu şimdi yüzüne. Kafasını kaldırıp onunla gözgöze gelme fikri bile onun ürpertmeye yetti.
Açmayacak mıydı zarfı gerçekten?

-Hiç bu kadar tepki vermemişti. Paliperidon verelim, Invega Extended-Release, 3×1

Olasılıkları gözden geçirdi kafasından hızlıca,
Zarfı açmayabilir, Nasrı ile aynı garip ilişkisine devam edebilirdi. Bu durumda da bir sürü olasılık vardı, mutlu olabilir ya da mutsuz olabilirdi. Mutlu olması durumunda vücuduna olan her şeyi boşverebilir, zaten mutluluk insanın beynindedir gibi klişe bir cümleyle kendini avutup devam edebilirdi yaşamaya.
Mutsuz olursa da bir sürü yol vardı. İntihar edebilirdi mesela. Zaten cennete gitmeyi pek istemiyordu, sonsuza kadar mutlu olmak onu çok ürpertiyordu, bundan daha fazla korkunç ne olabilirdi, cehennemde en azından durumdan tat almaya çalışmak gibi bir uğraşın olurdu, evet intihar edebilirdi, böylece cehennemini de garantilerdi, varolan herhangi bir din doğruysa intiharın cezasın hepsinde cehennemdi. Tanrı yoksa da zaten ne önemi var…
Zarfı açınca ne olacak peki?
O zamanki ihtimalleri düşünmek bile istemiyordu. Zaten düşünemeyceği kadar ihtimal vardı olabilecek. Yani düşünse de zarfı açmadan çözemeyeceğini bildiği için boş yere düşünmek istemiyordu, düşünürmüş gibi yapmaya devam etmesi en iyisiydi gene.
Acaba etrafını inceleyip olmaması gereken bir şey mi bulmaya çalışsaydı, saçma olan bir şey, yanlış olan bir şey, hatta “hikayede olmaması gereken bir şey”. Bunun çok yardımcı olacağını duymuştu bir kere. Defalarca denemişti ama hiç başarılı olamamıştı.
Sonra söz dedi, yaparım. Gücüm yok şimdi. Bir el istemiyorum şimdi, bir yardıma gerek yok hatta fazla bile gelir bana. Sadece dursam diye düşündü, hiç bir şeyi istemek bir insanın isteyebileceği en fazla şey miydi gerçekten?

“Açma zarfı, istemiyorsun, Burada benimle olmaktan mutlusun” dedi Nasrı.
Doğru mu söylüyordu, acaba?
“Ben hep doğruyu söylerim” diye cevapladı. Gene aklını okumuştu. İnsanının zihnindekini okuyan birisi veya bir şey olduğu sürece nasıl özgür olabilirdi ki tam anlamıyla? Bilinen bir şey nasıl özgür olabilirdi ki? Zarfın içindeki özgürdü mesela şu anda, ama açıp okuduğu zaman onun ne olduğunu bilecek, kendi bilinciyle zarfın içindekini esir edecekti. Hatta belki içindekine tepki vererek, belki gülerek belki ağlayarak belki de şaşırarak zaten esir ettiği bilinmeze en ağır cezayı verecekti. Hiç bilinmemeliydi zarfın içindeki, esir olmamalıydı. Kendi varoluşuyla bir şeyleri değiştirmemeliydi, bu sorumluluğu almamalıydı. Özgür olmalıydı her ne yazıyorsa o zarfın içindekiler. O anda kararını verdi. Hiç açmayacaktı zarfı. Nasrının gülümsemesinin yanından geçerek şöminenin alevine attı zarfı. Bacağındaki ılıklık azalmış mıydı? Belki bir bakabilse bacaklarına düzelirdi her şey.
………………
………………
Doktor Sinan, kalemi cebine koydu, yanındaki genç acil doktoruna bakarak iç geçirdi.

-Hebefrenik şizofreni, öyküsü pek parlak değil, bacaklarını falçata ile doğrayacak kadar olmamıştı hiç.

Doktor Hakan, fakülteden çıkarken “cennet bahçesi” nin beklemediğini biliyordu kendisini ama, üstüste ağır gelmeye başlamıştı olanlar. Doktorluk bana uygun değil miydi acaba diye düşündü? Gülmemek için zor tuttu kendini.
Doktor Hakan, elindeki zarfı karşısındaki tecrübeli , yaşlı, ve kendisinde eserine bile rastlanmayan ölçüde soğukkanlı ruh ve sinir hastalıkları uzmanı doktora uzatarak, buyrun Özlem hanımın dosyası dedi, kendisine acilde yapılan konsültasyonlar ve genel durumu, gerisi size emanet dedi.

Doktor Hakan bey zarfı gülümseyerek aldı,
” Çok yazık ” dedi..
“Çoook.”
-Nedir hocam yazık olan?
-Hastamız Özlem, ayrı olduğu kocası bir gün cinnet geçirmiş ve çocuklar hafta sonu onda iken vahşice doğramış, sonra fotoğraflarını çekip kime göndermiş dersin?
-Uffff
-Herkesin hikayesi vardır, ama bazılarının hikayesini dinlemek bile istemezsin. Hadi sen de git uyu biraz, gözlerinin durumu hiç iyi değil, senin de hastam olmanı hiç istemem. Görüşürüz.

Buz gibi kaldı genç doktor Hakan. Alışmalıydı bunlara, alışacaktı, biliyordu.
Bir adım geriye attı, birden aklına gelen şeyin ağırlığıyla boynunu öne doğru eğdi.
Hocam diye bağırarak koşmaya başladı. Aynı soğukkanlı ifade ile kendisine bakan yaşlı doktorun yanına vardığında nefes nefeseydi.

-Hocam, anlattıklarınızı düşündüm de, travmatik olayların şizofreniyi başlatmadığını biliyordum, bir terslik yok mu?
-Hmmm dedi hocası, “hikayede olmaması gereken bir şey” mi buldun yoksa? yaşına göre epey başarılısın.

Ve arkasına döndü gitti.

Titriyordu her şey, mum aleviyle aydınlatılmışçasına. “Hayıııır” diye bağırmak istedi, ama gerek yoktu.

Gitti......

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Sevdiysen paylaş.