23 Tem 2010

Unthinkable- Amerikanlaştıramadıklarımızdan mısınız?

11 Eylül saldırısı, müslüman terörü, şehirde atom bombası var paniği vs vs filmlerinden baygınlık geldi tam derken, Hollywood'un bu konuda film çekmekten vazgeçmeyeceğinin delili olarak çıktı piyasaya Unthinkable filmi. Türkçe meali, düşünülemez gibi bir anlam içeriyor. Yani tahmin edilemezden daha çok, kafada canlandırılamaz gibi bir mana içeriyor aslında. Siz bu durumda kalsanız ne yapardınız konseptinin dillendirilmiş versiyonu.
Matrix'deki Trinity karakterininden sonra çok fazla başarıya imza atmamış Carrie Anne Moss ve meşhur Samuel L.Jackson oynuyor başrolde. Filmi yöneten ise çok fazla yönetmenlik denemesi olmayan Gregor Jordan.
Gerçi film oyunculardan çok verdiği mesajla öne çıkıyor.
İlk sahne amatör kamerayla çekilmiş bir mesajla başlıyor. ABD vatandaşı iken müslüman olmaya karar vermiş bir adamın, şehre üç tane atom bombası yerleştirdim, isteklerim yerine getirilmezse patlatacağım bunları demesiyle, içimizden ohooo hacı sen bunu yapan kaçıncı kişisin haberin var mı cümlesi geçiyor. Ama hakkını yememek gerekiyor bu seferki teröristimiz de, filmimiz de farklı. Müslüman bu terörist kendisini bir alışveriş merkezinde bilerek yakalatır. Askerler tarafından alınan bu tutuklu CIA den bir sorgulama uzmanı H (Samuel Jackson) ve FBI dan bir ajan (Carrie Anne Moss ) tarafından ordu gözetiminde sorgulanmaya başlar. Bu kadar hengameye ne gerek var derseniz, filmde oynayanlar da bunu merak ediyor. Sık sık, "burası sizin yetki alanınız değil, burası şöyle burası böyle" geyiğini duyacaksınız emin olun.

FBI ajanı Helen burada iyi yönü ve vicdanı temsil ederken, sorgu ve işkence uzmanı H (Samuel Jackson) ise acımasız biri olarak çıkıyor karşımıza. E tabii aslında iyinin içindeki kötülüğü ve kötünün içindeki iyiliği arada da olsa görmesek eksik kalırdık bunu da atlamamışlar. Film asında "klişelerden sıyrılma" iddası taşırken, oturduğu zemin ve yükseldiği taşıyıcı unsurlar olarak "klişelere teslim olması" bakımından kendi çapında bir tezatlık ve buna bağlı bir ilginçlik taşıyorsa da, bunun bilinçli olarak yapılmaması buradan tat almamızı engelliyor.

Konuya dönersek, ordunun elindeki bu tutsağa ordunun yöntemleriyle sorgulama ve " konuş lan köpek, konuş ananı ...keriz bak konuş" şeklinde son derece insancıl işkenceler yapılırken ve bize hiç utanmadan "aslında bizim ordumuz çok kibardır, azcık işkence yapar" mesajı verilirken ortaya CIA ile alakalı bay H diye birisi çıkar. Kendi asistanını yanında taşıyan bu abimiz bir işkence uzmanıdır ve işinde çok iyidir. Yanına bir şekilde FBI ajanı Helen'i de alır, ve kadıncağızın bütün üzülmelerine ve gözyaşlarına rağmen işkenceye devam eder.
Bu sefer çok bile anlattım konusunu ama emin olun spoiler vermiş sayılmam., zaten dediğim gibi konuyu bilmekle filmin vereceği etki çok farklı emin olun.

Konusunu geçip filmin havasına yani üzerimde yarattığı etkiye gelecek olursak; aslında bütün bu filmin üzerine kurulduğu tema şudur: "Eğer milyonlarca kişinin hayatını kurtaracaksak birine acı çektirmek mübah mıdır? " Gerçi 24 dizisinde Jack Bauer'i izlerken yürü be Jack vur kafasına diye hep beraber işkenceyi savunduk ama, burada kötü adam biraz daha "iyi" "resmedildiğinden" kafamızda soru işaretleri olmuyor değil.
Soru basit ama cevabı basit değil, yani bir çok insanı kurtarmak için tabii ki suçlu birisine acı çektirebiliriz. Bu herkesin kolaylıkla söyleyebileceği bir şey. Bu filmde aslında yapılan bu soruyu biraz zorlaştırmak. Adamın acı çekmesini gözümüzle görsek de aynı duygumuz devam eder mi? tereddütünün akabinde, peki hiç suçu olmayan masum insanlara da sırf adamı üzmek için işkence yapabilir miyiz? sorusu da eklenince izleyeni biraz germeye başlayıp hedefine ulaşıyor film.

Şimdi gelelim "ama" kısmına. Amatör bir sinema izleyicisine çok güzel gelecek olan bu filmde benim canımı sıkan bir kaç nokta oldu. En önemli nokta; filmde aslında iyi ve etik olan şeylerin, yani işkencenin insan haklarına aykırı olduğunun bir Amerikan prensibi olarak gözümüze sokulmasının yanında, yapılan kötü şeylerin , yani işkencenin de ABD halkının selameti için yapıldığına, ve baştakilerin bunu istemedikleri halde vatandaşları için yaptığının da gözümüze aynı oranda sokulması bir kere propaganda başarısıdır. İyilik de kötülük de Allah'dan der gibi ustalıkla işlenmiş bir mesaj, büyük bir alkışı hakediyor.
Bir de bunu anlatım tekniği olarak işkence sahneleri diğer muadil filmlere nazaran daha çok gösterilmiş. Sayın yönetmen bunu etkinin dozajını arttırmak için yapmış gibi görünüyor ama "ucundan accık gösterelim" tavrı biraz yavan kaçmış. Göstereceksen tüm vahşetini paylaş bizle, ya da hiç bir şey gösterme kafamızdan kuralım biz. İki türlü de uyar bize ama yönetmenin tepki gelir mi? eleştiri alır mı? vs gibi ticari kaygılarını kanlı sahnelerde hissetmek, TRT nin filmlerdeki meme uçlarını sansürlemesiyle aynı etkiyi bıraktı üzerimde.
Filmin sonundaki saçmalığa hiç değinmeyeceğim, son bitiş sahnesini seyredip, bu ne basitlik deyip gülerken beni hatırlarsınız.
Sonuç olarak, belki seyredilebilecek bir film. En azından şu film sıkıntısı çekilen zamanda seyredebilirsiniz ama sizde kalıcı bir etki bırakacağını hiç sanmam.



Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Sevdiysen paylaş.