29 Ara 2010

Öylesine


Duruyorsun öylesine soğuk zeminin üstünde iki büklüm, kendini betimlemek istiyorsun ama o kadar edebi değilsin. Ya da komik geliyor sana edebi olan her şey, ebedi olamayacağını bildiğinden belki gereksiz geliyor sana. "Erken doğup ve hemen akabinde ölmeye hazır bir cenin gibi kıvrılmışım ana rahminden daha az samimi olmayan soğuk ve ıslak zeminin üstünde  duruyorum" demek geliyor içinden ama saçma biliyorsun böyle konuşmak. Kime anlatmak istiyorsun ki kendini, neden anlatmak istiyorsun? Yerde yalnızlaşıyorsun ve yaşlanıyorsun işte, kal orada , tadını çıkar. Ayakların kaşınıyor işte, bundan daha insani bir duygu olabilir mi? Bırak çalsın telefon, sen şimdi kendinle ol sadece, hatırlamaya çalış o seni arayan mı bu hale soktu seni yoksa yeni mi haykırmaya başladı o mekanik cihaz. Pes edecek zaman değil, en azından şimdi değil, biraz daha kendini boş yere çırpınırken gör, hakettin bu cezayı emin ol, devam et ağlamaya.
Bak şimdi B planımız yok, o yüzden bunu iyi dinle, tekrar edecek vaktim olmayabilir. Holdeki cam kırıklarını görüyor musun? Hiç birini ıskalamadan üstlerine basarak karşıya geçebilir misin? Bir tane acıyı bile atlarsan eğer taşıdığın aşkı düşüreceksin, bunu istemezsin ikimiz de biliyoruz. Bana yardım edebileceğini biliyorum, telefon da sustu, emin ol bir daha aramayacak, kendin olmanla aranda sadece bir duvar ve sapık fantezilerin kaldı. Hep sana söyleneneni yaptın bu hayatta, hadi şimdi son bir defa, bu sefer benim için, en azından seni en iyi tanıyan ben kendin için yap, kalk ayağa...

28 Ara 2010

Issız Kadın


Bir yerlerde mutlaka doğru bir kadın vardır diyenler, acaba dokunup geçtiğiniz o kadınların hepsinin birden aslında doğru kadın olduğunu hiç düşündünüz mü?

The Town

Türkiye'de "Hırsızlar Şehri" olarak vizyona giren Town oldukça başarılı bulundu ve çok iyi eleştiriler aldı. Elbette burada filmin yönetmeni, aynı zamanda başrol oyuncusunun rolu büyük.

Geleneği bozmayalım önce kadroya bir bakalım. Yönetmen koltuğunda, aynı zamanda başrol oyuncusu olarak Ben Affleck'i görüyoruz. Aslına bakarsanız bu adamda benim kendisini sevmemem için gereken bütün özellikler mevcut. Bir kere "aile boyu" sinema sektöründe olanlardan hiç haz etmem, çok komik gelir bana bu. Kardeşi Casey Affleck nin suçu yok şimdi ama komik gelir sadece. Bir de ilk yönetmenlik denemelerinde hem kendi oynayıp hem yönetenlere karşı bir önyargım vardır, kendilerine güvenemediklerinden yapmışlar gibi gelir. Ancak oyunculuk kariyeri yükselen bir ivme gösteren, bu yüzden belki başarılı diyebileceğim oyuncunun genç yaşta birden yönetmenliğe sıçraması (ki yönetmen tipi bile yok:))) beklenmedik bir olaydı. Ama ortaya çıkardığı ürün Gone Baby Gone oldukça başarılı ve tatmin edici bir filmdi. Öyle ki günlerce filmin etkisinden kurtulamayıp yaşlı gözlerle gezdiğimi biliyorum.

Salt- Kadının Adı Yok

"Who is Salt?"
Filmin özeti yukarıdaki cümlede saklı. Zaten ana sloganı da bu ve gerçekten başarılı bir ana fikir cümlesi olarak zihinlere kazındı.

Filmin kadrosuna bakınca yönetmen koltuğunda casusluk temalı filmlere pek uzak olmayan Philip Noyce'u görüyoruz. Angelina Jolie ile daha önce The  Bone Collector filminde beraberlerdi ve bence Jolie'nin kariyerindeki en güzel filmlerden birisi buydu.

Dişi oyuncumuz ise -özellikle dişi kelimesini kullanmakta fayda var- genellikle aksiyon filmlerinden tanıdığımız Angelina Jolie. Güzelliğimden hiç bir şey kaybetmedim diye bağıracak film boyunca ve çoğu zaman filme dikkatinizi toplamanızı engelleyecek hep yaptığı gibi.

Filmin konusu kısaca şöyle: CIA için çalışan ajan Evelyn Salt, ülkeye irtica etmek isteyen bir Rus ajanının verdiği ifade ile şüpheli konumuna düşer. Adamın söylediklerine göre ABD içinde, çocukluğundan itibaren  Rus ajanı olmak için yetiştirilmiş ve kendisine verilecek görevi bekleyen ajanlar vardır ve bunların başında da ajan Salt gelmektedir. Burada bir parantez açalım, bu şehir efsanesi yeni değildir, temelleri Rus-ABD  soğuk savaşına dayanmaktadır ve özellike ABD sanayii devrimi zamanında bir çok kişi Rus ajanı olduğu iddasıyla tutuklanıp sorgulanmıştır.

12 Ara 2010

Pigs

Big man, pig man, ha ha, charade you are
You well heeled big wheel, ha ha, charade you are
And when your hand is on your heart
You're nearly a good laugh
Almost a joker
With your head down in the pig bin
Saying "keep on digging"
Pig stain on your fat chin
What do you hope to find?
When you're down in the pig mine
You're nearly a laugh
You're nearly a laugh
But you're really a cry.
Bus stop rat bag, ha ha, charade you are
You fucked up old hag, ha ha, charade you are
You radiate cold shafts of broken glass
You're nearly a good laugh
Almost worth a quick grin
You like the feel of steel

7 Ara 2010

Son Hava Sıçıcı

Avatar, Şubat 2005 yılında TV de (Nickelodeon) yayınlanmaya başlamış ve bir çok ödül toplamış, Amerikan kaynaklı, Kore destekli bir çizgi film serisinin sinemaya uyarlanmış hali kısaca. Çok bilindiğini düşünüyorum, o yüzden kısaca bilgi vereyim yapım hakkında:
Hikayeyi anlatış tarzına göre, sezon olarak bildiğiniz kavram burada "book" (kitap) olmuş ve bir elementin ismiyle anılıyor.
Asyanın geniş bir coğrafyasında ( ve hatta Antik Roma'da ve hatta Tasavvuf ve hatta divan edebiyatında (İskender Pala: 4 Güzeller kitabını inceleyebilirsiniz)) temel olarak görülen temel elementler olan; su, ateş, hava ve toprak üzerine kurulmuş bir hikaye Avatar.
Element bükme (bükme biraz garip kalıyor ama tam Türkçe'si bu, biraz şekil verme manası taşıyor) ise aslında bilinenin aksine Avatar ile ortaya çıkmış bir kavram değil. Her bir element bükme, uzakdoğu felsefesinde zaten var olan, hatta birer Kung-Fu tekniği olan yöntemler. Merak edip araştırmak isteyen olursa bir kaç anahtar kelime yazabilirim:

Su bükme (waterbending)-Tai Chi
Toprak Bükme (earthbending)-Hung Gar
Ateş Bükme (firebending)-Northern Shaolin
Hava bükme (airbending)-Ba Gua

Ben de mesela burada açıkça görülüyor ki bir "ana konu bükme" uzmanıyım. Daha filme gelemedim, uzaklaştıkça uzaklaştım.. Tamam durun toparlayacağım...

Last Air Bender duyurulduğu zaman (Avatar- The Last Air Bender olursa animasyon, sadece Last Air Bender derlerse film kastediliyor, bunu da burada öğrenin) hayranları tarafından çok ciddi heves uyandırdı . Sadece 6-12 yaş grubu düşünülerek hazırlanan çizgi filmi beklenenin çok çok üstünde ve her yaş grubunda hayran kitlesi yaratmıştı kendine. Lord Of The Rings üçlemesinden beri ciddi ve kaliteli bir yapımla tatmin olamayan fantastik sinema severler, filmin haberini (bende dahil) coşkuyla karşıladı. Yurt içi, temsilcilikler ve yavru vatanda etkinlikler düzenlendi vs vs.. Çok sevindik anlayacağınız.


Ancak filmle ilgili ilk duyumlar geldiğinde, yönetmenin M. Night Shyamalan olduğu kesinleşti ve benim zaten o dakika filimle bir ilgim bir umudum kalmadı. Tabii benimle birlikte, Shyamalan'ın hem yazıp hem yönettiğini öğrenenler ilk darbesini aldı, ikinci darbe ise oyuncu kadrosu açıklanınca yaşandı. Yayınlanan film fragmanı ise "fatality" olarak son darbeyi bize vurarak gözlerimden ince bir yaş gelmesine sebep oldu.

Film konu olarak animasyonu ile paralel gidiyor, tabii süre sınırlı olduğu için biraz sıkıştırılmış biçimde. Üçlemenin ilk parçası, Water (hava) hakkında ve Avatar olduğu düşünülen Aang'ın, kendi fantastik dünyasındaki ulusları (hava, su , toprak) zalim ateş ulusu kralı ile yaptığı mücadeleyi anlatıyor.

Konuyu hiç bilmiyorsanız belki kısa bir özetin faydası olur. Bahsi geçen fantastik dünyada, hava, ateş, su ve toprak elementlerinden isimlerini alan 4 ulus ve görülemeyen bir "ruhlar alemi" yaşamaktadır. Her ulusta, ait olduğu ulusun elementini bükebilen savaşcılar yaşamakta ve çok saygı görmektedir. Ancak her defasında farklı reenkarnasyonda ve farklı bir ulusta başka başka isimlerle doğan Avatar, bütün maddeleri bükebilme ve ruhlarla konuşma yetilerine sahiptir ve bu yüzden çok özeldir. Ateş ulusu , zalim kralları ile bu barış dolu dünyada hakimiyet kurmak ister ve diğer uluslara saldırır. Hatta, yeni Avatar'ın hava bükücülerden geleceğini bildiği için bütün hava bükücüleri öldürür. Ama şans eseri kurtulan Aang, son hava bükücüdür ve Avatar'ın en son doğmuş halidir.

IMBD film sayfasında, filmin hakkını vermişler, daha da üstüne bir şey söylemeye gerek yok.. Bol bol efekte boğulmuş filmde (ki bence efektler de başarısız) animasyonunun aksine sıkıcı, bozuk ve etkisiz bir hava hakim. Zaman geçirmek için bile izlemeye değmez.

12 Kas 2010

Oyyyrovizyonn.


1956 Yılından beri düzenlenen yarışmaya, 1975 yılından beri katılıyoruz. (İlk katıldığımız parça, Semiha Yankı- Seninle Bir Dakika, 1975, Stockholm, İsveç).. Ara verdiğimiz seneler de oldu, müziğe siyaset karıştırıp son anda yarışmacılarımı çektiğimiz sene de oldu (1979 yılında İsrail'de yapılan yarışma, Türkiye, İsrail'in başkentini Tel Aviv kabul etmiştir ama yarışma Kudüs'de yapılınca şarkısı hazır olmasına rağmen katılmaktan vazgeçmiştir. -Maria Rita Epik ve 21. Peron/Seviyorum-Konunun sonunda buna bir kez daha döneceğiz) ..

Konu Eurovision olunca, bunun hakkında uzun bir yazı yazılabilir, 1969 Yılında dört adet 1. seçilmesi gibi garipliklerin yanında, bir sürü güzellik de barındırır. Ama ben sadece belirli bir noktaya değinmek istiyorum, o yüzden fazla uzatmayacağım..

Eurovison yarışmasına katılacaklar son bir kaç yarışmaya kadar hep gene yurt çapındaki bir yarışmayla seçilirdi, ama asıl yarışmada ciddi başarılar elde edemezdik. Son bir kaç senedir, (bence iktidar partisinin de bir hamlesi olarak) yarışmaya katılacaklar hali hazırdaki profesyonel şarkıcılardan seçiliyor ve aldığımız derecelerde ciddi bir yükselme var. Bu iyi bir şey gibi görünse de beni üzen başka bir nokta var.

Her ne kadar bazı çevreler Eurovison yarışmasını çok abarttığımızı düşünse de, dünyada bu yarışma sayesinde ünlenen pek çok isim var. Örneğin: ABBA, Alexander Rybak, Julio Iglesias, Celine Dion vs vs.)

Türkiye'de ise çok daha tatlı bir durum var ortada. Tatlı kelimesini seçmemin sebebi; televizyon kanallarının olmadığı zamanlarda, yarışmada seçilemese bile tanınmış ve çok sevdiğimiz isimler olması. Hemen örnekleyelim: Semiha Yankı, Ayşegül Aldinç, Candan Erçetin, Arzu Ece, Demet Sağıroğlu, İzel, Reyhan Karaca, Şebnem Paker, Tuğba Önal...Hatta, İlhan İrem ve MFÖ'nün de yıldızının parlamasında bu yarışmaların katkısının payı çoktur.

2003 Senesinden beri yurt içi elemelerinin kalkması, katılacak adayları belirlemek için "ünlü" birilerine " teklif " götürülmesi belki de iktidarda bulunan partinin her sektörde kendini gösteren popülist zihniyetin bir uzantısıdır. Sonuç olarak bu değişiklik bize yarışmada dereceler ve gururlanmalar hediye ederken, yeni ve belki de çok seveceğimiz isimleri tanımamızın önüne geçti. Birinden birini seçmek zorunda mıydık diye sorası geliyor insanın....

Şimdi gelelim, "boşlukta kaybolan" Eurovision şarkımıza. Uzun süren elemelerden sonra , İlhan İrem'in son anda diskalifiye edilmesinden sonra, Maria Rita Epik ve 21. Peron grubu, Seviyorum adlı şarkılarıyla yarışmaya katılmaya hak kazanmışlar, ancak İsrail'de yapılan yarışmaya katılmaları son anda iptal edilmiştir. Şimdiye kadar seçilmiş bütün şarkılarımızı biliriz, ama bu "seçilmiş" ama "engellemiş" şarkımız pek bilinmez. Dinleyin bakalım:)

20 Eki 2010

Çiğ Balık - Ege Mezesi

Bu çok az bilinen bir balık mezesidir, ana yemek olarak değil genelde tadımlık meze olarak yapılır. Çok az bilinmesinin sebebi ise yapabilmenin (yapmak değil aslında yapması kolay, başlaması diyelim) çok zor olmasındandır.
En önemli şey seçeceğiniz balığın taze olduğuna emin olmanızdır. Buzluğa girmiş ya da dışarıda beklemiş balıkla kesinlikle olmaz. Sabah üşenmeyip balık haline gidip balıkçıların getirdiği o gün tutulmuş balıklardan yapabilirsiniz. Ya da balıkçılık merakınız varsa kendi tuttuğunuz balıktan teknede hemen yapabilirsiniz ki ben bunu tercih ederim.
Diğer bir önemli husus, balığın cinsidir. Her balıkla yapılmaz. Ben en çok lambukadan yapılmışını sevdim. Orfoz , lahos, levrek ya da mezgit ile de güzel oluyor. İri sardalya ve kolyoz ile yapıldığını duydum fakat hiç yapmadım.
Büyük balıkla yapıyorsunuz balığın tamamını değil , yüzgeç altını kullanacaksınız, sardalyada bu mümkün değil tabii ki tamamını kullanabilirsiniz. (Yüzgeç altı, balığın ensesinden, orta yüzgeçe kadar olan yeri.)
Çiğ balığımızın bahsedilen yerlerini kesip, derisini soyup ince ince kesiyoruz. Serçe parmağımızın yarısı olarak düşünün inceliğini (yüzey geniş olsa da ince olması şart, resimdeki gibi).. En zor kısmı budur belki, taze balığı temizlemek ve kesmek.
Kestiğimiz balıkları cam bir kabın içine sıkışık olmayacak şekilde alıp üzeri açık kalmayacak kadar limon suyu ekliyoruz. Limon suyunun tamamını örtmesi gerek. İçine bir kaç adet tane karabiber, dövülmüş sarımsak ve tuz ekleyip karıştırıp buzdolabınıza kaldırın. Balığınız iki saat içinde hazır olacaktır. Gerisi süsleme sanatı oluyor. Nasıl servis edeceğiniz size bağlı. Üzerine ince limon dilimleri ve dereotu ile servis edebileceğiniz gibi balzamik sos ya da çok az nar ekşisi ve zeytinyağı ile de yapabilirsiniz.
Yaptığınız meze bir kaç gün buzdolabında limon suyunun içinde bekleyebilir, istediğiniz zaman kullanabilirsiniz.


Kalamar Tava

Friendfeed'den nefesimsin ve Tuykalem isimli kullanıcının ricası üzerine kalamar tava tarifi yazıyorum, kendisine ve yapacak herkese şimdiden afiyet olsun..

Malzemeler:
- Kalamar (iki kişi için yarım kilodan hesap edin)
-Un
-Tuz

- Terbiye için:
* 1 Kaşık şeker
* 1 Kaşık karbonat
* 1 Adet bira

-Sos için:
* Yarım bardak yoğurt
* İki kaşık mayonez
* İki diş sarımsak
* Bir tutam maydonoz
* Ekmek içi (iki-üç dilim ekmekten)
* İki kaşık limon suyu
*Bir tutam dere otu

Önce terbiye; Bence hazır almak yerine, pazardan temizlenmiş ve tazesini almak çok daha iyidir. Temizletemediyseniz, temizlemesi de çok kolaydır. Önce içindeki şeffaf kemiği çıkarın, bacaklarını ve içini komple çekerek koparın (bacaklarını atmayın, onlar da kızarır güzel olur) , mürekkebini yıkadıktan sonra mutlaka zarını yolarak temizleyin. Daha sonra halka şeklinde kesin kalamarları. Yıkadıktan sonra hemen pişirmeyecekseniz bir poşetin içine koyup kasapların eti dövdükleri gibi dövüp buzluğa atın, donup çözülmüş kalamar daha yumuşak oluyor. Bu tercihe bağlı, hemen pişirmeye de geçebiliriz.
Daha sonra bir kabın içine şekeri ve karbonatı koyun, kalamarları ekleyip köfte yoğurur gibi 5 dakika yoğurun.. Yoğurma işlemi bittikten sonra, birayı da ekleyip dolapta dinlenmeye bırakın. Bir güne kadar dinlendirebilirsiniz, ama en az 4-5 saat olmasına dikkat edin..
Dinlendirme işlemi bittikten sonra kalamarları TUZLU suda yıkıyorsunuz. Bir kabın içinde suya tuz karıştırıp onun içinde yıkayabilirsiniz. Terbiyesi nihayet bitti.

Gelelim pişirmesine: Kalamarların suyunu süzdükten sonra biraz tuz kattığımız una bulayıp, derin bir kapta kızgın yağa atıyoruz. 2-3 dakika içinde pişecektir, daha fazla tutmaya gerek yok..

Sos için: Sos malzemelerinin hepsini karıştırıyoruz, tek tek yazmaya gerek yok. Bazıları ceviz içi de rendeliyor ama ben pek sevmem , böyle daha iyi.

Kalamarın pişirme süresi çok önemlidir. Bir kaç denemeden sonra uzmanlaşırsınız eminim. Afiyet olsun.




2 Eki 2010

Micmacs- Yumuşacık Bir Film

Fransız filmleri aslında beni biraz geriyor, ama söylemek istediğini insanı sıkmadan söylebilecek böyle yapımlar da çıkıyor ki sırf bu yüzden takibi bırakmamak gerektiğine hükmedebiliyorsunuz.
Bu filmi seyrettikten sonra ağzınızda kalacak Amelie tadı sadece filmin Fransızca olmasında değil kesinlikle. Filmin yönetmeni Jean-Pierre Jeunet aynı zamanda Amelie filminin ve hatta ilginiz varsa kesinlikle bileceğiniz Delicatessen ve The City of Lost Children filminin de yönetmeni. Üst üste gişe Hollywood filmlerini inceledikten sonra böyle bir film de yazayım da üzerime yapışan popüler karakter imajımı biraz sileyim, ben de azcık entelim diyebileyim dedim:))...

Film aslında yeni değil, 2009 yapımı, ama internette yeni gördüm ve sanırım sinemalarda oynamadı, ya da ben kaçırmış olabilirim. Bu kadar geri planda kalması için ne yaptı onu da bilmiyorum.

Filmimizin kahramanı Bazil isimli gencin hayatında iki önemli dönüm noktası vardır. Birisi çocukluğunda babasının savaşta mayına basarak ölmesi, diğeri de çalıştığı video satan dükkanın önündeki silahlı bir çatışmadan çıkan kurşunun başına saplanması. Babası öldükten sonra yetimhaneye düşen kahramanımız, başına kurşun saplandıktan sonra ciddi bir ameliyat geçirir. Doktorların iki şansı vardır, ya kurşunu çıkaracaktır bu durumda hastanın bitkisel hayata girme riski yüksektir, ya da kurşun orada kalacak bu durumda da ileriki yaşantısında adamın her an ölme riski olacaktır. Yazı tura atarak ikinci seçeneğe karar verir doktorlar. Bu durumun bize hediyesi de, Bazil'in her an öleceği korkusunu işlemesidir. En mutlu olduğu sahnelerde peşimizi bırakmayan ama hiç bahsedilmeyen ölüm. Seyirci de bu şekilde ortak edilmiş endişeye.

Bazil , hastaneden çıkmıştır ama evini ve işini kaybetmiştir. İş bulamayan genç çareyi sokaklarda dilencilik yapmakta bulur. Bütün hayatı değişmiştir ve yeni arkadaşları olmuştur. Birbirinden ilginç bu insanlar bir hurda çöplüğünde kendi krallıklarını kurmuş renkli kişilerdir ve kahramanımızın bu insanlar arasında kendine yer bulması çok uzun sürmez.

Ancak her şey renkli ve eğlenceli giderken, Bazil bir gün babasının ölümünden sorumlu olan mayını üreten silah fabrikasını ve başına giren kurşunu üreten silah fabrikasını bulur. Kaderin cilvesi ile bu ikisi karşı karşıyadır ve ikisinin de başında son derece hırslı patronları oturmaktadır. Tek başına, evsiz ve işsiz Bazil, bu silah patronlarından intikam almaya karar verir. Arkadaşları onu yalnız bırakmayacak, her birisi kendine has yetenekleriyle bu serüvende büyük devlerle savaşacaklardır.

Renkli kişiliklerin ve yarı masalımsı anlatım tarzı ile son derece akıcı bir dile sahip Micmacs.. Yönetmenin ustalığı kendini bir çok sahnede göstermiş, olayları aktarımı, ağzınızda bırakacağı tat gerçekten çok güzel. Temiz ve samimi ilişkiler, silahların kötülüğü, vahşi kapitalizmin karşısındaki duruş ve bununla örtüşük no war make love mesajı baştan sona insanın içini ısıtan bir filmle karşımıza çıkıyor ve seyirciyi hiç rahatsız etmeden veriliyor. Başta söylediğim gibi yormadan da bir şeyler anlatılabiliyormuş demek:)

Geçen seneye ait bu filmi henüz daha izlemediyseniz çok geç olmadan mutlaka izleyin derim. Çok seveceğinize eminim.

Kick Ass


Marvel adı geçince bünyenizde bir kıpırdanma mı oluyor? Peki süper kahramanlar, fantastik dünyalar, kötü ve iyinin çarpışması deyince kulaklarınızı dikip dikkat mi kesiliyorsunuz? Gelin o zaman yamacıma, anlatacak bir şeylerim var size..
2008 Nisan ayında Marvel tarafından Kick-Ass serisinin ilk bölümü yayınlandığında "super hero" hayranları beklediklerinden çok daha farklı bir kahramanla karşılaştılar. Süper güçleri olmayan (ki bu olabilir aslında, başka örnekleri çok) ve daha da ilginci, süper kahramanlığı beceremeyen bir süper kahraman. Gerçi tersten bakarsak, diğer süper kahramanların da çoğu, hatta özellikle en popülerleri, gerçek hayatlarında şaşkın, başarısız bir profil çizerler (superman, spider man vs) .. Ancak kostümü giydikleri anda bambaşka bir kişiliğe bürünürler ve harika yaratırlar. Bu belki hayal kurmayı kolaylaştırıp, sıradan insanların da kendilerini süper kahraman olarak hayal etmesine olanak tanır. Hali hazırda Bruce Wayne değiliz ki hepimiz Batman olabilelim değil mi? Ama kostümü giymesine rağmen süper kahramanlıkta pek de başarılı olamayan (buraya bir soru işareti koyacağım, bu tartışılır) kahramanımızın hikayesi tuttu ve serinin 8 bölümü yayınlandı. (Buraya bakabilirsiniz) . Hatta bu yetmedi, düşük bütçeli de olsa bir filmi çekildi ve oldukça başarılı bir hasılat elde etti.
Filme gelecek olursak, yönetmen kolduğunda aksiyon sahnelerine alışık bir yönetmen Matthew Vaughn oturuyor. Kadro ise kalabalık, Kick-Ass/Dave Lizewski rolünde Aaron Johnson var. Big Daddy karakterinde ise artık her yerde karşımıza çıkan Nicholas Cage var. Gerçi çizgi romandaki tipe pek uymamış ama uysa da koyduk uymasa da demiş yapımcılar sanırım.

Filmin konusu kısaca şöyle: Lisede okuyan Dave bir çizgi roman hastasıdır ve sıradan bir insanın da süper kahraman olup insanlara yardım edebileceğine inanmaktadır. Bu fikri saçma bulan arkadaşlarına rağmen kendisine yeşil bir dalgıç kıyafetinden bozma bir kıyafet edinir, ve sopasını alıp suçlu avına çıkar. İlk denemesi tam bir fiyasko ile sonuçlanacak ve hastanelik olacaktır. Ancak bu kahramanımızı yıldırmaz, ağaçtaki kedileri kurtarmak vs gibi küçük işlerle de olsa süper kahramanlıktan vazgeçmek istemez. Bir gün bir çetenin kovaladığı adama yardım ettiği görüntüler amatör bir kamera ile çekilip Youtube da yayınlanmasıyla ülke çapında bir kahramana dönüşür. Bu ünü underground çalışan Baba-Kız süper kahramanın ve bir suç çetesinin de ilgisini çekecektir.

Bundan sonra filmimizde gerçek süper kahramanlar ve gerçek kötüler vardır ve aksiyon başlar. Film zevkinizi kaçırmamak için devamını anlatmayacağım.
Sinemalarda sadece "super hero" kahramanlarının ilgisini çekmeyi bekleyen film beklenenin üstünde bir ilgi yaptı. Bunda aksiyon sahnelerinin etkisinin olduğunu söylemek mümkün. Ancak tabii ki bir çok hayran çizgi romandaki kadar bol ve kanlı aksiyon sahnesinin olmamasından gene de şikayet etti. İkinci filmin de gündemde olması yeni seride bu konuda ne yapacaklarını gösterecektir bize.

Kıyafetler, kostümler ve sahneler oldukça başarılı. Bunun üstüne temponun dengeli olarak filme yayılmasını, sürükleyiciliğini de eklersek bence uzun zamandır izlediğim süper kahraman filmlerinin en iyisi diyebilirim rahatlıkla. Özellikle hit girl karakteri aksiyonları ile filmi boyamış diyebiliriz.

Kick-Ass filmi için, severek takip ettiğim ve konusunda benden daha uzman:) "kahramanlar sinemada" blogunu ziyaret edip, neler söylenmiş neler yapılmış ayrıntılı inceleyebilirsiniz. >>>buradan

Hot Tub Time Machine- 80'leri özleyenlere

Komedi filmlerinden genelde uzak durmuşumdur, kötüsü hiç çekilmez, bir de insan herkesin güldüğü şeye gülmeyince kendisini elit bir yaratık gibi hisseder ki iğrenç bir duygudur. Hot Tub Time Machine de afiş, konu ve kadro olarak benzer biz çizgide göründü ama hakkındaki güzel eleştirilere dayanamayıp seyretmeye karar verdim iyi ki yapmışım.
Kısaca film künyesinden bahsedeyim. Yönetmen koltuğunda Steve Pink oturuyor. John Cusack, Clark Duke, Craig Robinson, Rob Corddry filmin ana karakterleri.
80'li yıllarında çok iyi arkadaş olan üç kişi, yeni zamanda tam bir loser olmuşlardır ve artık görüşmüyorlardır. Hepsi de kendi hayatlarını kurmuş, ama hiç birisi istediği gibi yaşamamaktadır.

Adam (Cusack) karısı tarafından terkedilmiş, oğlu Jacob ile kalmıştır. Nick (Robinson) ise bir müzik aşığı olmasına rağmen karısına olan sevgisinden dolayı onun istediği gibi düzenli bir işte düzenli bir hayat yaşamakta, buna rağmen bir gün karısının kendini aldattığını farketmiştir. Lou (Corddry) ise tam bir eğlence adamıdır, ama yalnızdır ve kimse onu istemez..Jacob (Duke) ise tam bir new age çocuğudur. Kafasını video oyunlarından hiç kaldırmayan, iletişimi zayıf, asosyal bir profil çizer.

Arkadaşlarından Lou bir gün çok alkollü bir şekilde arabayı garaja sokup sızar kalır, egsoz gazından zehirlenmiştir ama herkes intihar ettiğini sanır. İki arkadaşından başka kimsesi yoktur ve doktorların ricası ile bu üç arkadaş ve birisinin oğlu, gençliklerinde eğlenmeye gittikleri bir kayak merkezine kafa dinlemeye ve biraz eğlenmeye giderler.

Artık hiç birisi yıllar önceki teenage değildir, zevkleri , eğlence anlayışları, hayata bakışları değişmiştir. Kaldıkları ilk gece hep beraber bahçedeki jakuziye girerler ve bol bol alkol alırlar. Uyandıklarında ise kendilerini 1980 yılında bulurlar. Dört kişi o zamanki hallerine dönmüşlerdir , ve filmlerden öğrendikleri kadarıyla eğer zamanının akışını değiştirmek istemiyorlarsa o sene ne yaptılarsa aynısını yapmak zorundadırlar.

Bu içi geçmiş dört kişinin , seksenli yıllardaki bir partide yaptıkları, geri dönmeye çalışmaları filmin ana konusu. Yanında da garnitür olarak bol bol gönderme var, seksenli yılların klişeleri, filmleri (özellikle elbette Back to the Future göndermesi dolu) ve yaşam tarzına göndermeler dolu film özellikle eğlenmek için bire bir. Filmde ne yönetmenin kattıklarını arıyorsunuz, ne mantık hatalarını takip ediyorsunuz, ne kurguya takılıyorsunuz. Safi bir eğlence, başlıyor ve bitiyor, yüzünüzde de güzel bir tebessüm kalıyor. Eğer istediğiniz kafa boşaltmaksa kesinlikle tavsiye ederim. Bol bol erotik ve hardcore espriler barındırıyor film söylemeden geçemeyeceğim, o yüzen dublal değil orjinal dilinde izlemeye çalışın.


28 Ağu 2010

Yarım kalan..

Tuz bir asitle bir bazın tepkimesiyle oluşan maddelerin genel adıdır. Asit ve baz nötrleşirken tuz ve su ortaya çıkar.
Su ise bu hayatın özüdür. Yaşam denilen şey su olmadan var olamaz.
Acı çekmek ise var olmanın bir sancısıydı. Su nasıl var olmak için olmazsa olmazlardansa, acı çekmek de var olmanın kaçınılmaz sonucuydu.
Tuzun, suyun ve acının bileşkesi ise gözyaşı diye düşündü. Varoluşun çocuğu acaba gözyaşları mıydı?
Deniz de acaba tanrıların gözyaşlarıyla oluşmuş ve dünyadaki yaşamın, varoluşun başlangıcı mıydı?
Bütün bu ironiler, ilişkiler basit bir tesadüf müydü, yoksa bunları düşünmese aslında ortada ne bir bağlantı ne de bir tezat olmayacak mıydı? Bu mümkün müydü, hiç bir şeyi düşünmeyebilmek?

Tam olarak bunları düşünüyordu misinası başparmağını titretmeye başladığında. Tamamdır balığı yakaladım diye acele edip misinayı hemen çekmek için de fazla tecrübeliydi. Birden kafasındaki bütün düşünceler buharlaştı, artık bütün dikkati elindeki misinadaydı. Balık sadece O'nu denemişti, gövdesiyle yeme sürünerek geçmiş, biraz titreşim yapmış, sonucu beklemişti. Aralarında elli metre kadar dikine bir mesafe olan ve birbirini deneyen iki canlı. Ama bu sefer durumun kokuşmuş romantikliğini düşünmedi , sadece ve sadece misinaya konsantre olmuştu. Zeki bir balık olduğuna göre güzeldir de diye düşündü kadınlar aklına gelerek, dudaklarının kenarlarında hafif bir gülümseme yayıldı. Titreme bitmesine rağmen biliyordu balığın orada olduğunu. Beklemeye devam etti, ki zaten başka bir seçeneği yoktu. Deniz, tekne, dalgalar, Veli kaptan ve hatta belki de zaman dondu bir anda misinası aşağıya doğru kuvvetlice çekildiğinde. Eliyle hızlıca vurdurdu misinayı, iğneyi balığa sapladığını hissetti ve hiç ara vermeden yukarı doğru çekmeye başladı, bir boşluk bir tereddüt bile balığın kaçmasına sebep olabilirdi. Balığın ağırlığını hissetmişti, gelişine bakılısa bu bir çupraydı.
Balık ; çenesine kocaman bir iğne girmesine rağmen zekasından hiç bir şey kaybetmemiş, hızlıca yukarıya yüzerek oltanın boş gibi hissedilmesini ve çeken kişinin acaba kaçırdım mı diye bir anlık tereddüt etmesini ve duraklayacağı anı kolluyordu. Bunu çok iyi biliyordu misinayı çekerken, ama bunu balığın nereden bildiğini bilmiyordu. Bir balık daha önce yakalanmadıysa bunu nasıl tecrübe edebilirdi ki? Yakalandıysa da denizde ne işi vardı o balığın?
Bu düşüncelerin arasından Veli kaptanın rakı ile terbiye edilmiş kalın sesiyle sıyrıldı.
“De gidi Erkut deeee, len balığı çeksene ne düşünüyon sen öyle. Gerçi çekme gari sen balık malık kalmadı onun ucunda, seni mi beklicek o kuzu? Vire süzülüp durun sen günlerdir, hiç hayır değil buu”
İçgüdü diye hayıflandı Erkut. Beni mi bekleyecek balık?

-------------0-----------0-----------0--------------0------------

Kum;
Hala keskin, hala acımasız, hala sert. “Bildiğin kum işte, ne var” diye geçirilemiyecek kadar aristokrat, ama hikayelere konu olamayacak kadar lümpen. Tam kararında bir kum, sanki biri kumu yaratmak için kumu yaratmış. Bunu bir yere not almak gerek.

Rüzgar;
Bu mevsimde bu kadar hüzünlü esmez ki, bir iş var bunda…….

Deniz;
Rüzgara uymuş o da. Ne kadar önemli ve yüce olduğunun farkında. Güzel bir kadın kadar nazlı ve uçarı. Poseidon, Kronos’un evladı, Zeus’un kardeşi, kendi kızına aşık olmasının yükünü bile arındırabilmiş kutsal su, yüce denizde. Dilinden anlamazsanız canınızı yakacağı çok belli, ve gene bunu yapacak gibi duruyor. Eminim yapacak, temkinli olmak gerek.

Sesler;
Bir çok ses var. Biraz daha dikkatli dinlemek gerek, ayırabilecek yetiye sahipsin bütün sesleri. Dalgaların sesini, rüzgarın sesini çıkar. Geriye kalan ses tanıdık mı? Bir çocuk kahkası. Dünyada her insanın tanıyabileceği bir ses. Düşük genlikte bile olsa, dalga boyunun da düşük olmasından dolayı iyi yayılır çocuk sesi, uzaktan duyulabilir. Büyüdükçe öyle kahkaha atamaz insan. Ama suç genlikte değil, hayat mı kısıyor insanın sesini ne? Şu anda duyduğun kahkahaların sahibini görebiliyor musun? Ayaklarını denize sokmuş bir kız, tanıdık mı? Elbette tanıdık. Git ona. Daha fazla yaklaş. İçinin huzurla mı dolması gerekiyordu şu anda, neden huzurlusun, biraz zorlama gibi gelmedi mi sana da bu huzur? Bir gariplik var.

Mutluluk (tez);
Çok yakınında mutluluğunun kaynağı, bir an önce yanına gitmelisin. Adımlarını hızlandır, kum nasıl olsa tanıdık sana izin verir. Kumda yürümenin basit ritüelini gerçekleştir sadece, omuzlarını ve başını biraz öne at, bacaklarını bütün gücünle çalıştır, ellerini de sırayla sallamayı ihmal etme, bacaklarınla eşit hızda, az kaldı, sese yaklaşıyorsun.

Acı (antitez):
O çığlık???
Omiriliğini titreten ve içine kusma hissi veren o çığlık?? Çok yaklaşmış olman gerekmiyor mu denize ve kıza? Şimdi çığlığı duydun ve durdu her şey. Deniz nasıl durabilir, kum nasıl durabilir? Çığlık nasıl havada asılı kalabilir? Kimse yok etrafta senden başka. Neden her şey tanıdık? Bir şeyler ters gidiyor, müdahale etmen gerek, ama neye ve kime? Hiç bir şey yok ki. Gri deniz durmuş sana bakıyor. Konuşabilse belki bir kaç kelime kusacak acıyacak haline. Artık panik olabilirsin çıktı her şey kontrolünden. Kız yok, ve o olmayınca sanki diğer her şeyin anlamı da değişti, bozuldu.

Çaresizlik(sentez);
Yok, hiç bir yerde yok.Yapılabilecek ne kaldı ki, ağlamaktan başka? Bırak gözyaşların aksın. Gözyaşı üzerine düşünmüş müydün daha önce? çok tanıdık geldi. Ama neden bütün herşey değil de gözyaşları çok gerçek geliyor sana? Yanağının ıslanması dışında sanki hiç bir şey doğru ve yerinde değil gibi. Sonuç mu çıkaracaksın? Hayır saçmalama, çıkaramazsın, daha önemli şeyler var şimdi. Uyanmayı denesen?

Uyanmak mı?
Uyanmak???

26 Ağu 2010

Mektup


Posta kutusundan aldığı bir demet zarf arasında hiç beklemediği bir şey gördü.Onca fatura ve banka zarfı arasında insan eliyle ve ismine yazılmış,buram buram mürekkep kokan,karakteristik bir yazı içeren ve son bir kaç harfi sanki yağmur değmiş de yazı dağılmış gibi görünen bir zarf…
Zarfı dikkatlice eline aldı, evine doğru döndü ve yavaş adımlarla yürümeye başladı.

Yürümek daha serin bir duygu değil miydi diye düşündü bir yandan, ayaklarındaki bu ılıklık neydi peki? Yürümeyi böyle hatırlamıyordu, biraz ayaklarına konsantre olmaya çalıştı, sadece ayaklarını düşünmeyi …

Birden her şeyin mum alevinin ışığındaki cisimlerin gölgesi olduğu hissine kapıldı, bütün dünya sanki berbat bir salınımda kararıp titremeye başlamıştı.Herhangi bir şeye konsantre olmaması gerektiğini hissetti.
Zaten süregelen bir çok gariplikten her hangi birisiydi sonuçta.
Önemsemedi....

Salona girdiğinde Nasrı’yı haki koltukta otururken buldu. Bir kez daha onun sanki elle çizilmiş gibi duran gözlerine baktı. Hiç bir duygusunu belli etmeyen, camdan yapılmış gibi duran, insanın içini ürperten o iki çizgiye baktı. Bir şey demek gelmedi içinden ama dudaklarının kenarından “bir zarf gelmiş” kelimeleri döküldü. Aslında bunu sadece düşündü mü yoksa söyledi mi kendisi de emin olamadı. Bir tepki görebilir miyim diye boş yere gözlerini karşısındakinin üzerinde gezdirdikten sonra hayal kırıklığını da yanına alıp hemen yandaki bu sever mavi koltuğa çöktü.

-Sesimi duyabiliyor musunuz Özlem hanım?

Elindeki zarf, kendisi, Nasrı ve dünyanın geri kalanı ile başbaşa kalmıştı. Kafası önde iyiydi, evet böyle dursun biraz diye düşündü. Bir şeyler düşünüyormuş gibi yapabileyim en azından, bilmesin kimse kafamın içinin bomboş olduğunu. Güçlü görünebilmek de güçlü olmak değil miydi, kendisini kandırabilirse ne kalıyordu ki geriye, dünya zaten saf değil miydi? Her şeye inanmaz mıydı?
Ah bir de şu karşıdaki Nasrı olmasa, biliyordu biraz sonra bir soru soracağını, bu sessizliği, bu dengeyi bozacağına emindi. Ama bu kadar çabuk beklemiyordu.

-Açmayacak mısın zarfı? İçinden çıkabileceklerden mi korkuyorsun?

İşte, budur
Bu kadar olabilir.
Gene en derindeki duygusunu sanki kendi elleriyle koymuş gibi bulmuştu bu şeytan. Kimbilir nasıl bakıyordu şimdi yüzüne. Kafasını kaldırıp onunla gözgöze gelme fikri bile onun ürpertmeye yetti.
Açmayacak mıydı zarfı gerçekten?

-Hiç bu kadar tepki vermemişti. Paliperidon verelim, Invega Extended-Release, 3×1

Olasılıkları gözden geçirdi kafasından hızlıca,
Zarfı açmayabilir, Nasrı ile aynı garip ilişkisine devam edebilirdi. Bu durumda da bir sürü olasılık vardı, mutlu olabilir ya da mutsuz olabilirdi. Mutlu olması durumunda vücuduna olan her şeyi boşverebilir, zaten mutluluk insanın beynindedir gibi klişe bir cümleyle kendini avutup devam edebilirdi yaşamaya.
Mutsuz olursa da bir sürü yol vardı. İntihar edebilirdi mesela. Zaten cennete gitmeyi pek istemiyordu, sonsuza kadar mutlu olmak onu çok ürpertiyordu, bundan daha fazla korkunç ne olabilirdi, cehennemde en azından durumdan tat almaya çalışmak gibi bir uğraşın olurdu, evet intihar edebilirdi, böylece cehennemini de garantilerdi, varolan herhangi bir din doğruysa intiharın cezasın hepsinde cehennemdi. Tanrı yoksa da zaten ne önemi var…
Zarfı açınca ne olacak peki?
O zamanki ihtimalleri düşünmek bile istemiyordu. Zaten düşünemeyceği kadar ihtimal vardı olabilecek. Yani düşünse de zarfı açmadan çözemeyeceğini bildiği için boş yere düşünmek istemiyordu, düşünürmüş gibi yapmaya devam etmesi en iyisiydi gene.
Acaba etrafını inceleyip olmaması gereken bir şey mi bulmaya çalışsaydı, saçma olan bir şey, yanlış olan bir şey, hatta “hikayede olmaması gereken bir şey”. Bunun çok yardımcı olacağını duymuştu bir kere. Defalarca denemişti ama hiç başarılı olamamıştı.
Sonra söz dedi, yaparım. Gücüm yok şimdi. Bir el istemiyorum şimdi, bir yardıma gerek yok hatta fazla bile gelir bana. Sadece dursam diye düşündü, hiç bir şeyi istemek bir insanın isteyebileceği en fazla şey miydi gerçekten?

“Açma zarfı, istemiyorsun, Burada benimle olmaktan mutlusun” dedi Nasrı.
Doğru mu söylüyordu, acaba?
“Ben hep doğruyu söylerim” diye cevapladı. Gene aklını okumuştu. İnsanının zihnindekini okuyan birisi veya bir şey olduğu sürece nasıl özgür olabilirdi ki tam anlamıyla? Bilinen bir şey nasıl özgür olabilirdi ki? Zarfın içindeki özgürdü mesela şu anda, ama açıp okuduğu zaman onun ne olduğunu bilecek, kendi bilinciyle zarfın içindekini esir edecekti. Hatta belki içindekine tepki vererek, belki gülerek belki ağlayarak belki de şaşırarak zaten esir ettiği bilinmeze en ağır cezayı verecekti. Hiç bilinmemeliydi zarfın içindeki, esir olmamalıydı. Kendi varoluşuyla bir şeyleri değiştirmemeliydi, bu sorumluluğu almamalıydı. Özgür olmalıydı her ne yazıyorsa o zarfın içindekiler. O anda kararını verdi. Hiç açmayacaktı zarfı. Nasrının gülümsemesinin yanından geçerek şöminenin alevine attı zarfı. Bacağındaki ılıklık azalmış mıydı? Belki bir bakabilse bacaklarına düzelirdi her şey.
………………
………………
Doktor Sinan, kalemi cebine koydu, yanındaki genç acil doktoruna bakarak iç geçirdi.

-Hebefrenik şizofreni, öyküsü pek parlak değil, bacaklarını falçata ile doğrayacak kadar olmamıştı hiç.

Doktor Hakan, fakülteden çıkarken “cennet bahçesi” nin beklemediğini biliyordu kendisini ama, üstüste ağır gelmeye başlamıştı olanlar. Doktorluk bana uygun değil miydi acaba diye düşündü? Gülmemek için zor tuttu kendini.
Doktor Hakan, elindeki zarfı karşısındaki tecrübeli , yaşlı, ve kendisinde eserine bile rastlanmayan ölçüde soğukkanlı ruh ve sinir hastalıkları uzmanı doktora uzatarak, buyrun Özlem hanımın dosyası dedi, kendisine acilde yapılan konsültasyonlar ve genel durumu, gerisi size emanet dedi.

Doktor Hakan bey zarfı gülümseyerek aldı,
” Çok yazık ” dedi..
“Çoook.”
-Nedir hocam yazık olan?
-Hastamız Özlem, ayrı olduğu kocası bir gün cinnet geçirmiş ve çocuklar hafta sonu onda iken vahşice doğramış, sonra fotoğraflarını çekip kime göndermiş dersin?
-Uffff
-Herkesin hikayesi vardır, ama bazılarının hikayesini dinlemek bile istemezsin. Hadi sen de git uyu biraz, gözlerinin durumu hiç iyi değil, senin de hastam olmanı hiç istemem. Görüşürüz.

Buz gibi kaldı genç doktor Hakan. Alışmalıydı bunlara, alışacaktı, biliyordu.
Bir adım geriye attı, birden aklına gelen şeyin ağırlığıyla boynunu öne doğru eğdi.
Hocam diye bağırarak koşmaya başladı. Aynı soğukkanlı ifade ile kendisine bakan yaşlı doktorun yanına vardığında nefes nefeseydi.

-Hocam, anlattıklarınızı düşündüm de, travmatik olayların şizofreniyi başlatmadığını biliyordum, bir terslik yok mu?
-Hmmm dedi hocası, “hikayede olmaması gereken bir şey” mi buldun yoksa? yaşına göre epey başarılısın.

Ve arkasına döndü gitti.

Titriyordu her şey, mum aleviyle aydınlatılmışçasına. “Hayıııır” diye bağırmak istedi, ama gerek yoktu.

Gitti......

Evimde En Sevdiğim Köşe


Bu aslında bir mim konusu idi, Mehbup mimlemiş, Ebru da yazmış , zaten hallolmuş ama, ben de okurken düşündüm, benim acaba evdeki en sevdiğim köşe neresi diye.

Resimdeki köşe benim evde en sevdiğim köşedir, kendisi salonumuzun kuzey duvarında üst tarafta ikamet eder. Onu diğer köşelerden ayıran çok büyük bir özelliği var. Bu köşe çok duygusal. Evet evet yanlış duymadınız, bu köşeyi diğer bütün köşelerden ve cihandaki hatta kainattaki bütün cansızlardan ayıran eşsiz bir yeteneği var. Hissedebilmesi.
Anlatacağım efendim, tek tek anlatacağım, bunu ne zaman farkettim , nasıl anladım, hepsini anlatacağım.
Her şey bir kaç yıl önce yeni evimize taşınıp boya yapacağım zaman başladı. O köşeyi gördüğüm zaman hiç de diğer köşeler gibi olmadığını sezmiştim. Sonradan anlayacaktım ki, beni , yani bir yabancıyı gördüğü için utanmış, renginde hafif bir pembelik oluşmuştu. Bu resimi de o zaman çektim efendim. Ama bu renk değişikliği üzerinde pek fazla durmadım, şampanya rengi boyayı vurdum geçtim üzerine.
Kış gelip yağmurlar başladığı zaman hayatımı kökten değiştirecek günlerin geldiğini bilmiyordum tabii. İşimden çıkartılmıştım ve yeni bir iş aramaktan yorulmuştum Maddi sorunların üstüne aldığım aşırı alkolden çıkan sağlık sorunları da eklenince pek tadı olmayan hayatımdan kaçacak yer ararken o gün onu farkettim. Tam karşısındaki pencereden yağan yağmura bakıyordu ve rengi kararmıştı. Kışın bütün kasveti, bütün ızdırabını hissedebiliyordu. Daha bu şaşkınlığı üzerimden atamadan ağladığını farkettiğimde, artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını anladım.
Salondaki köşe, pencereden yağan yağmura bakıyor ve gözyaşı döküyordu. Korkarak, ama korkutmamaya çalışarak iyice yaklaştım ona, sandalyenin üzerine çıktım ve kokusunu hissedebileceğim kadar yaklaştım. Bir köşeye aşık mı oluyordum?? Üzülme dedim ona, üzülme, geçiyor her şey. Ama o ağlamasını arttırdı, sevdiğinin ağlamasına dayanamayan dünya üzerindeki herhangi bir erkek gibi ben de ağlamaya başladım. Bir yandan ağlıyor, bir yandan onu ne kadar sevdiğimi söylüyor, onu bir daha hiç üzmeyeceğimi, her şeyi halledeceğimi söylüyor, ellerimle pürüzsüz yüzeyine dokunuyor, sevgiyle okşuyordum.
Ağlamaktan helak olmuş bir şekilde arkama döndüğümde, eşim ve çocuklarımın korku dolu gözlerle beni seyrettiğini farkettim. Bu onları hatırladığım kadarıyla son görüşümdü.
Evet, o benim yıllardır en sevdiğim köşem. Yoo, dalga geçtiğimi falan düşünmeyin, benim niyetim çok ciddi, evlenmeyi ve bir sürü minik köşemiz olmasını planlıyoruz.
Benim sevgili köşem, seni çok seviyorum.

25 Ağu 2010

Çok farklı bir ilişkimiz olabilirdi, eğer ki ters yönden gelmeseydin…

Önce bir ışık belirdi, bembeyaz, tertemiz.
Sonra ayaklarımdan bütün vücuda yayılan bir rahatlama hissi ile kendimi hafif hafif ışığın ariliğine bıraktım. Sonra onu gördüm, ışığın arasından bir melek gibi süzüldü. Fonda çok acayip bir müzik vardı ama rahatsız etmiyordu, Afrika kabilelerinin müziklerine benziyordu, bir uğultu bir karmaşa gibi ama, ben büyülenmiştim, farketmiyordum bile o sesleri.

Melek usulca yanıma süzüldü, gözleri o kadar güzeldi ki, cennetin onun gözleri olduğuna karar verdim, evet cennetteydim ve o gözleri haketmiştim. Sonsuza kadar o gözlere bakabilmek ödülü verilmişti bana. Bacaklarımdan başlayan ılıklık bütün vücuduma yayıldıkça, aşkın ne olduğunu iyice anlıyordum. Aşk belki de hiç hareket edememek demekti.
Sonra sarı saçlarını ışığın içinde savurarak yanıma geldi, bütün o parlaklık, hatta kainat onun güzelliği yanında çok sönük kalıyordu. Büyülenmiş miydim?? Evet… Ama hayatım boyunca bu anı beklediğimin farkına vardım. Aşka inanmayan ben, o andan sonra alacağım tüm nefesleri ona adamaya karar verdim.
Boşlukta süzülür gibi yanıma gelirken garip Afrika bağırtıları da yavaş yavaş anlam kazanmaya başlamıştı. “Tutun, çekin, bi dakka, bilader”
Melek uçarak yanıma gelip, hayat mavisi gözlerini üzerime diktiğinde ölüme çok yaklaştığımı hissettim. Bakmaya bile cesaret edemiyordum gözlerine, yo mesele hazır olmamam değildi, zaten hiç bir insan tarih boyunca o kadar güzel bir şeye hazır olamamıştır , ben asıl bakınca büyünün kaybolmasından korkuyor, gözlerini kendimden sakınıyordum.
Bana kalsa, hiç bir zaman konuşamayacağımı farketmiş olmalı ki, usulca üzerime doğru eğildi. Bütün vücudum gerilmiş, biraz sonra bir meleğin ağzından çıkacak büyülü sözlerin ne olacağına olan çıldırtıcı meraktan kaskatı kesilmişti. Bana ne söyleyecekti acaba? Hayatın anlamını bulduğumu mu, şimdiye kadar bildiğim her şeyin yalan olduğunu mu, cennette olduğumu mu-ki bundan emindim- . Artan ışıkla ve müzikle beraber dudakları aralandı ve bütün kanı çekilmiş vücudumun üstüne kelimeler düştü.

-Ayyy, pardonn ya….

Meleğin bu tümcesi bir elektro şok etkisi yapmıştı, bütün ışık birden yok olmuştu. Elimle gözlerimdeki kanları temizleyip, neler olduğuna bakmaya çalıştım.

-Kendine geliyor tamam, bilader hareket etme, çok kötü sıkışmışsın.

Bacaklarıma baktım, sıkışmışsın derken şaka yapıyordu sanırım bu adam, bacaklarımı göremiyordum bile. Arabanın hurdası ile bir bütün olmuş, bacağımın olması gereken yerde et ve parlak metalden oluşan bir yığın duruyordu. Kendimi birden bilimkurgu filmlerindeki sibernetik organizmalara benzettim. Etrafımdaki panik halindeki insan topluluğuna “hastala vista baby” diye seslendim, biliyorum espri yapmanın yeri değildi ama birisinin yapması gerekliydi. Orada, o anda bir uğraşı olmayan bir tek ben var gibiydim çünkü, benim dışımda herkes beni kurtarmaya çalışıyordu, bir de durmadan “ayy pardon diyen” şu hanım.

Neden benden özür diliyorsunuz? diye bütün bilincimi toplayarak sordum, yanımdaki yöremdeki bilincini kaybediyor diyen herkese inat.

-Ayy, benim yüzümden oldu, bana çarpmamak için direksiyon kırdınız bariyerlere girdiniz. Keşke ters yönden gitmeseydim,

Güzel bir hanıma benziyordu ama gözüme dolan kandan dolayı pek net göremiyordum. Devam etti anlatmaya.

-Kavşaktan dönecektim ama kaçırmışım dönüşü, geri geri gideyim dedim kavşağa kadar. Ayy çok pardon.

Benim bildiğim birisinin ayağına basınca “pardon” dersin, ya da yemeği çok tuzlu yapınca denir, randevuna geç gelince de “pardon” diyebilirsin, ama bir insanın belden aşağısını parçalayınca “pardon” denmez.
Gülümsedim sadece son nefesimden bir kaç nefes önce. O da gülümsedi, çok güzel gülümsüyordu melek, ölüm meleği.
Not: Yukarıdaki yazıların gerçek kişilerle alakası yoktur diyeceğim ama, kavşağı kaçırdığı için geri giden bayan şöför maalesef gerçek. Ben sadece şansıma belki ikinci senaryoyu yaşadım, ucuz atlattım.

Göstenci Bostarı Merkezi

Herkesin sıkıntısıdır bu biliyorum, mutlaka bir ara bir zamanda dilimiz bir şeye dönmemiştir ve yapmışızdır bunu. Dil sürtmesi “-hayır sürçmesi” “-biliyorum ironi yapıyorum” “-pardon” bizi utandırırken , neyse ki milleti güldüren bir durumdur. En azından zevk aldınız bakışı atabilirsiniz yani.

-Çek yat mı, yat çek mi?
-Baza gaz, heee…

E olmaz mı hepimize, mesela denizde yüzerken sulağımıza ku kaçmaz mı? Kaçmaz olur mu, sonuçta kaplama sabı bile hava alabilir bundan doğal ne olabilir ki?
Peki neden dilimiz sürçer?“bu sefer ironi yapmadın?” “e aynı yerde bayar diye düşündüm” “aferin
Kaynaklara bakınca pek fazla şey göremiyoruz bu konuda, yani Freud demiş ki, “bilinçaltındaki isteklerin bilinç üstüne yansımasıdır”. E tamam da, arkadaşım Göstenci Bostarı merkezi derken ne gibi bir isteği olabilir bilinçaltında?? Yok artık, yuh yani...
Görüyoruz ki, kimse bilimsel yaklaşamamış olaya, öyleyse biz baklaşalım yilimsel..
Buyrun, önce çeşitlerini inceleyelim.

1-Ard arda gelen kelimelerin harflerini değiştirme durumu.

Bu en çok sık rastlanan dil sürçmesi durumudur.. Kelimeler çıkar çıkmasına ama, çıkarken hafif bir deformasyon söz konusudur.
Örnek vermek gerekirse;
-matrix çok mantıkslı bir film
-kurudan ayrılanı sürt kapar.
-terzi kendi döküğünü sikemez.
-sesin kesinizi
-çatlarını kaşma
Bu tip durumlarda çok bilinaçaltına bakmaya gerek yok, bilinçimizin altı bile güler bunlara çünkü. Bu tip sürçmenin en berbat hali, söylediğimiz şey ile gerçeği arasında gerçekten ikileme düşüp , doğrusuydu neydi nan diye düşünmektir, ki düşman başına diyorum.

2-Kelimelerden bir harf değiştirme durumu.

Bu bak bilinçaltıyla biraz alakalı olabilir. Mesela bir kelime söylemek isterken, onun yerine başka bir kelime söyleriz, her ne hikmetse o kelime de edepsiz olur.
-Cildim çok tahrik oldu..
-Gel bokayim buraya.
-Ayy kız nazar buuu, göt var senin üstünde vs …vs..

3-İki kelimeyi birleştirme..

Bu üşengeçlikten de olabilir, çok hızlı düşünüp, dilimizin düşündüklerimize yetişememesinden de olabilir. “abi bu hakkaten çok bilimseldi” “tamam neyse”
hocam o zaman–hocaman
hadi be-hadce
tamamdır olur-olurdur
Genelde yukarıdaki çeşitlerin birine girse de, yaratıcılığınıza bağlı olarak bir sürü farklı durum yaratmak elinizde.
Peki ne yapmak gerekir?
Bayansanız, “ay ne diyorum ben hahahahayyyt diye şuh bir gülüş atarak dikkatleri başka başka yönlere çekebilirsiniz.
Erkekseniz şansınız yok, böyle bir durumda salak salak etrafa bakmaya çalışın, ya da normal bakmaya çalışın doğal olun , aynı kapıya çıkacaktır.
Genel olarak inceledik ve gördük ki, bundan kaçış yok. Şimdiye kadar başınıza gelmediyse, kesinlikle bir gün diliniz sürçecek. İstedim ki hazır olun, bilinçli olun, bizlerin düştüğü durumlara düşmeyin.
Teşekkür ederim efendim. Salın kağlıcakla.

Herpes Zoster ve Gönül Yarası

1999 Yılının çok soğuk kış günleriydi. Üniversitemin finaller zamanıydı ve sıkı bir şekilde ders çalışıyordum. O zamanlar başlarda önemsemediğim ama sonradan kendini çok önemsettirecek şekilde sırtımda hafif bir kaşıntı başladı. Başlarda her şey güzeldi, okulda kızlara rica ediyor sırtımı kaşıtıyor, gülüşüyor kikirdeşiyorduk.
Adem oğlu kızgın fırın Havva kızı mercimek
Bir kaç gün geçtikten sonra kaşıntımın göğsüme de yayıldığını ve kızarıklar başladığını gördüm. Başka bir şey olsa önemsemem ama cilt sorunu midemi bulandırır, hemen okulun karşısındaki polikliniğe gittim.
Kısa bir muayeneden sonra doktor dedi ki:
-Durumun biraz sıkıntılı, kötü haberlerim var. Zona olmuşsun.
-O nedir ki? Sempatik bir ismi var ama.
-Sınav zamanın mı?
-Evet??
-Stresten ve uykusuzluktan olmuştur. Bak açık konuşayım, çok ağrılı ve acı dolu günler bekliyor seni. Ben gene bir kaç ilaç yazacağım ama, sen de bu arada sınavlarına girmeyeceksin, mutlaka ama mutlaka stresten uzak duracaksın, üzüntü ve stres seni mahveder..

--Ömür çiçek kadar narin bir gün kadar kısa
Ağlama değmez hayat bu gözyaşlarına--

Peki peki peki diye sayıklayarak çıktım doktordan. Tamam olabilir, bütün sınavlara çalışmış olmama rağmen girmiyverirdim finallere, ne olacak ki? Bir dönem daha uzatırdık okulu… Peki peki peki…
İlk gün ağrılar ve acılar arttı, ama dayanılabilecek gibiydi. Dediği gibi stresten uzak duruyordum. İkinci gün evde elektrikler kesildi. Elektrikle ısınan o evde, bütün gece yalnız ve mağrur, ” ne stresi be, olabilir, elektrik bu” diye sayıklayıp bataniyenin altında mutlu bir şekilde titredim.

--Gün çoktan döndü buralarda
Ve ben simsiyah bir gecenin koynunda yapayalnız bekliyorum
Duyuyorum, görüyorum bir gün gelecek dönence biliyorum--

Ertesi gün arkadaşımdan gelen telefon ve verdiği haber beni Polyanna halimden çıkartıp, ağrı ve acı aleminde at koşturmaya başlattı.
Takvimler 1 Şubat 1999′u gösteriyordu.
Barış Manço vefat etmişti.
Hem büyük bir müzisyen, hem bir filozof, hem hepimizin abisi artık yoktu.

--Ölüm allahın emri, ayrılık olmasa--

Ne zona kaldı gözümde ne başka bir şey. Gözümdeki yaşları da aldım, yatağıma yattım. Üzüntümden hastalığım ilerledi, ve bütün göğsüme sırtıma yayıldı.

--Çoktan uçmuş güvercin tahta masam devrilmiş
Can dostum çomar uykuda
Tatlı komşu Ayşe teyze Emekli Salih Öğretmen
Hepinize hepinize elveda
Dostlar elveda
Gözlerim kurşun gibi ağır ağır kapandı bu gece
Elveda--

Ve üzerinden yıllar geçti, o gün hala tüm kaşıntısı, tüm acısı ve tüm soğukluğuyla aklımda.
Toprağın bol olsun Barış Abi, on puan-on puan-onpuan-on puan, kırk puanla şampiyonsun.


Sözüm meclisten dışarı dostlar
Bugünlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum
Hani dilim dilim doğrasalar beni
Marmara Ege Karadeniz ve hatta Akdeniz cacık olur diyorum
Derdim öylesine büyük ki dostlar
Kırka yarıp yine kırka bölseler
Ve kırk bostana gübre diye serpseler
Kırkbin tane ot biter de kırkbin derde deva olur diyorum
Ne oldu bana böyle durup dururken
Oğlan aldı başını gitti kız zaten lafımı dinlemezdi
Düğmem kopuk paçam sökük oramda buramda çengelli iğneler
Bir de çengelli iğne nazar bozar derler
Hanımın çorabı kaçık başında bigudiler
Karabaş bile, karabaş bile suratıma bakıp bakıp havlıyor
Öğünmek gibi olmasın ama dostlar
Kendimi hıyar gibi hissediyorum
Hani ince kıyım doğrasalar beni Akdeniz cacık olur diyorum
Ve hatta Atlas okyanusu ve hatta Hint okyanusu
Ve hatta hatta Büyük okyanus bile cacık olur diyorum
Böyle cacığa rakı mı dayanır
Çivi çiviyi söker derler soğuktan donanı buzla ovarlar
Ben zaten yanmışım dostlar peki beni fırına mı koysalar
Zeytin suyuna kuru ekmek böyle gelmiş böyle gidecek

Not: Resim Barış Manço’nun lisede çektirmiş olduğu resmidir. Saçsız sakalsız böyleymiş kendisi. Bu yazıyı Barış Manço'nun ölüm yıldönümünde yazmıştım, eski bir yazı.

7 Ağu 2010

Kiss Kiss Bang Bang- Muck Muck Muck

Çok uzun süredir bekleme listedinde yer alan bu filmi nihayet izleyebildim (2005 yapımı bir film olduğunu düşünürseniz ne kadar beklettiğimi siz düşünün artık)

Kiss Kiss Bang Bang , tarz olarak aksiyon, komedi olarak etiketlendirdim ama tam olarak "Film Noir" kelimesine uyan bir yapım. Fransızca "kara film" manasındaki bu kelime kara mizah olarak çevriliyor genelde Türkçe'ye. İroni merkezli bu film tarzında, ironi kelimesi daha çok dalga geçme ve aşağılamaya yakın duruyorsa bu durumda da "Tongue in cheek" deniyor ki bu terimin sanırım Türkçe'de bir karşılığı yok. "Yanaktaki dil" olarak çevriliyor tam olarak. "Şaka yollu" ya da " geyiğine" dersem belki biraz daha oturur kafanızda. Yani ince espriler yerine açık açık klişelerle dalga geçmek, bunu "dillendirmek" tercih edilmiş. Bu da ironiden çok daha zor, ayarını tutturmak için çaba isteyen bir tarz.

Filmin yönetmeni Shane Black , daha önce Mel Gibson'un Lethal Weapon serisi ve Bruce Willis ile, Last Boy Scout gibi, aksiyonun en iyileri sayılabilecek filmlerin senaristi. Bu da filmde kendisini çok iyi hissettiriyor. Dalga geçilen klişelerin, zaten en başta kendi ürünleri olması da filme apayrı bir tat vermiş. İlk yönetmenlik denemesi olmasına rağmen, oldukça ustaca bir iş çıkarmış.

Harry rolünde Robert Downey Jr. , Gay Perry olarak Val Kilmer ve Harmony rolünde güzel popolu Michelle Monogan oynuyor. Kadro zaten kendini anlatıyor bu konuda pek bir şey söylemeye de gerek yok. Başrolde Robert Downey Jr. var ve olayları onun ağzından dinliyoruz. Klasik bir anlatıcıdan farklı olarak arada bir şeyleri unutacak daha da ilginci size soru soracak o yüzden dikkatli seyredin filmi.

Konuya kısaca değinirsek, hayatını hırsızla kazanan Harry, tamamen rastlantılar ve yanlış anlamalar sayesinde (ki rastlantı ve yanlış anlama kara mizahın anahtar kelimeleri oluyor) kendini bir film için seçmelerde bulur ve soluğu Hollywood'da alır. Rolüne hazırlanabilmesi için biz özel dedektif olan Gay Parry ile bir süre takılması gerekir. -Parry gerçekten homoseksüel olduğu için ismi Gay Parry dir ve resimdeki öpüşme sahnesinde bağıra bağıra güldüm -

Perry ve Harry'nin ilk geceleri tahmin ettikleri gibi sıradan geçmeyecektir ve kendilerini bir anda bir cinayetin (aslında iki, ya da üç) ve komplonun tam ortasında bulacaklardır. Bir yandan da kaderin bir cilvesi olarak kadın karakter de olaya dahil olur. Yani aşk eksik edilmemiş filmde, tabii filmin havasına uygun olarak.

Filmde olaylar ve kişiler mutlaka birbirine bir şekilde bağlı o yüzden sonlara doğru kafa karışıklığına engel olmak için dikkatli seyretmeniz gerekiyor. Zaten filmi anlatan Harry de bunu filmin başında size hatırlatacak. Espriler gerçekten çok yaratıcı, Perry'nin gayliği ile dalga geçerken bile aslında homofobi ile dalga geçiliyor. Olayların saçmalığı, Harry'nin acemiliği size bol kahkaha attıracak emin olun.

Başta belirttiğim gibi Amerikan yaşam tarzı, aksiyon filmleri ile bolca dalga geçilmesi, bunu da aksiyon filmlerinin bir ustasının elinden çıkması, yani aslında kendisiyle de dalga geçmesi gerçekten tatlı olmuş. İnce espriden mümkün olduğunca kaçınıp esprileri sağlı sollu size giydirme riskini alabilmiş, ama bunda da bir o kadar başarılı olmuş, ağzınızda acı bir tat bırakmayacak bir film. Sondaki hastane sahnesinde doruğa çıkan bu tarz gerçekten izlemenize değecek.

24 Tem 2010

The Fall

Filmin afişini görünce aklıma hemen Salvador Dali'nin Mae West'i çizdiği (simgelediği demek daha doğru olur sanırım) şu tablo gelmişti, araştırınca da gerçekten oradan esinlenildiğini öğrendim. Afişinin güzelliğinin yanında bir çok yerden bir çok defa filmin çok güzel olduğunu duysam da bir türlü seyretmeye fırsatım olmamıştı.
Filmin künyesinden başlarsak , IMBD puanı hayret uyandıracak kadar yüksek, gerçi seyredince daha da yüksek olabilirdi, hakediyor diyeceksiniz.
Film esas olarak Roy ve Alexandria karakterlerinin etrafında yoğunlaşıyor. Masal anlatan bir Roy ve masalı dinleyen bir Alexandria var. Bir hastane odasında geçiyor film diyeceğim ama utandım bunu diyemiyorum. Yani masal anlatma evet, bir hastane odasında geçiyor, ama masallar Türkiye Aya Sofya Camii dahil dünyanın bir çok yerinde geçiyor. Buna biraz daha değineceğim ileride.
Pushing Daisies dizisinde dokunduğu insanlara hayat verip öldürebilen Lee Pace burada Roy olarak karşımıza çıkıyor.
Alexandria rolünü ise Catinca Untaru isimli çocuk oynuyor. Oynuyor demek belki hafif kalıyor döktürüyor demek daha doğru olacaktır.
Yönetmeni Hintli Tarsem Singh'in çektiği ikinci ve son film olması da işin başka ilginç bir boyutu.

Filmin ilk sahnesinde bir dublörün çekimler esnasında düşüp sakatlanmasını görüyoruz.. Gerçi o anda tam anlamıyorsunuz olup biteni ama sonra kafanıza yerleşiyor. Roy isimli dublör, hastanede tanıştığı ve bahçelerinde portakal toplarken düşüp kolunu kırmış olan ve fena halde canı sıkılan Alexandria ile muhabbet etmeye başlar. Bir süre sonra kıza masal anlatmayı teklif eder ki ileride bunun karşılığında bir iyilik isteyecektir. Biz de seyirci olarak kızın kafasında canlanan masalı görürüz.

Önce çölde kaybolan Büyük İskender ile ilgili minik masaldan sonra Roy gerçek masalı anlatmaya başlar. Vali Odious isimli kötü adamdan her biri kendince nedenlerle nefret eden ve öldürmeye yemin etmiş beş kişinin (sonra altı olacak) masalıdır bu. Kız tabii masalı kafasında canlandırırken gerçek hayattaki kişiler koyar kahraman olarak. Hatta yüzü maskeli asıl kahraman da masalın içindeyken önce babası olacak , sonra da Roy da karar kılacaktır.

Masal ve gerçekler iki ayrı düzlemde devam ederken, bir süre sonra Roy'un ruh hali masallara yansıyacağı gibi , masaldan çok etkilenen Alexandria gerçekle masalı içselleştirecektir. Masaldaki güçlü yenilmez kahramanların giderek "insanlaşması" ve Roy'un da giderek kızın kahramanı haline gelmesini seyrederken, hayatın aslında acı olduğunu bir kez daha hatırlayacağız. (Hayır kötü sonu var filmin demedim, iyi sonu da var demedim, bir şey demedim filmin sonu ile ilgili)

Roy'un sakatlanıp yataktan çıkamamasına belki bir gönderme olarak masalda durmadan seyehat ediliyor. Tabii bu yolculuğun hedefi Vali'yi bulmak, bunun için bütün dünyayı arıyorlar kahramanlarımız. Film ekibi bunu stüdyoda halletmek yerine gerçekten neredeyse dünyayı gezerek, çok farklı ve egzotik mekanlarda çekim yaparak sunuyor bize. Filmde 3 öğeye çok önem verilmiş. Mekanlar, renkler ve kostümler. Film boyunca çekim yapılan mekanları gösteren şu adresi ziyaret ederseniz bu şaşkınlığımı biraz daha anlayabilirsiniz sanırım. Film boyunca bir tane bile özel efekt kullanılmadığını da ekleyeyim. Filmi izlerken kelebek adasına geçilen sahneyle , rahibin yüzünden çöle geçilen sahneye dikkat edin.

Filmde Roy'un intihar eğilimi, bunalımının giderek artması masala da yansıyacak, şaşalı başlayan masal da gitgide kötüleşecektir. Gerçek hayatta Roy'un başarısızlığı, karşılık alamayacağını bildiği aşkına olan üzüntüsü, masaldaki karakterlerin de "düşüş" üne sebep olacak, küçük kızı kendi amacı için kullanması da "düşüşünü" hızlandıracaktır.
Kostümler de mekanlar kadar ilgi çekici. Masal havasını ve çocuğun dünyasını çok iyi yansıtan bu iki öğenin ortak noktası "renkler". Bütün film boyunca etkin olan bir canlı renk kullanımının verdiği etkileyicilik olağanüstü. O yüzden bu filmi seyredeceksiniz mutlaka yüksek çözünürlüklü ve kaliteli bir sürüm tercih etmenizi tavsiye ederim.


Görsel olarak olduğu kadar işitsel olarak da çok etkileyici. Film müzikleri harika, girişte çalan parçayı şuradan hemen dinleyebilirsiniz, http://www.youtube.com/watch?v=Y7F4z8FV6ME)

Sonuç olarak: Şimdiye kadar seyretmediyseniz, hemen bir yerlerden bulun ve daha geç kalmadan seyredin derim ben. Tekrar tekrar izlenebilecek bir görsel şölen, güleceksiniz, hüzünleneceksiniz, ama hepsinden önemlisi mutlu olacaksınız.

After Hours- Erkek Komedisi

Hep bu senenin filmleri olmaz tabii arada eski seyretmediğimiz filmleri de bulmak lazım diye düşündüm, ve FriendFeed'den fativarya arkadaşın tavsiyeyle 1985 yapımı bu filmin başına oturdum. Zaten yönetmenin Scorsese olması bile bir sempati duymama yeter, gerçi güzel film beklentisi de tehlikeli bir şey.
Komedi tarzındaki film, bir gece boyunca kahramanımızın başından geçenleri anlatıyor.
Bir Cafe'de kitap okurken tanıştığı bir kız buna numarasını verir. Heyecanlanan çapkınımız hemen eve dönüp kızı arar ve kız kendisini evine davet eder. One Night Stand heyecanıyla şehrin öteki yakasına yol alan genç için, takside tek parasının camdan uçmasıyla başlayan muhteşem gecesi, gece boyunca karşına çıkacak her tipin ekstremliğiyle oldukça renklenecektir. Kabus gibi saatler yaşayacak kahramanımızın tek derdi bir süre sonra sadece evine dönmek olacaktır, ama bu hiç de kolay değildir.
Güzel vakit geçirmek için, gülmek için harika bir film, Kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim.

23 Tem 2010

Unthinkable- Amerikanlaştıramadıklarımızdan mısınız?

11 Eylül saldırısı, müslüman terörü, şehirde atom bombası var paniği vs vs filmlerinden baygınlık geldi tam derken, Hollywood'un bu konuda film çekmekten vazgeçmeyeceğinin delili olarak çıktı piyasaya Unthinkable filmi. Türkçe meali, düşünülemez gibi bir anlam içeriyor. Yani tahmin edilemezden daha çok, kafada canlandırılamaz gibi bir mana içeriyor aslında. Siz bu durumda kalsanız ne yapardınız konseptinin dillendirilmiş versiyonu.
Matrix'deki Trinity karakterininden sonra çok fazla başarıya imza atmamış Carrie Anne Moss ve meşhur Samuel L.Jackson oynuyor başrolde. Filmi yöneten ise çok fazla yönetmenlik denemesi olmayan Gregor Jordan.
Gerçi film oyunculardan çok verdiği mesajla öne çıkıyor.
İlk sahne amatör kamerayla çekilmiş bir mesajla başlıyor. ABD vatandaşı iken müslüman olmaya karar vermiş bir adamın, şehre üç tane atom bombası yerleştirdim, isteklerim yerine getirilmezse patlatacağım bunları demesiyle, içimizden ohooo hacı sen bunu yapan kaçıncı kişisin haberin var mı cümlesi geçiyor. Ama hakkını yememek gerekiyor bu seferki teröristimiz de, filmimiz de farklı. Müslüman bu terörist kendisini bir alışveriş merkezinde bilerek yakalatır. Askerler tarafından alınan bu tutuklu CIA den bir sorgulama uzmanı H (Samuel Jackson) ve FBI dan bir ajan (Carrie Anne Moss ) tarafından ordu gözetiminde sorgulanmaya başlar. Bu kadar hengameye ne gerek var derseniz, filmde oynayanlar da bunu merak ediyor. Sık sık, "burası sizin yetki alanınız değil, burası şöyle burası böyle" geyiğini duyacaksınız emin olun.

FBI ajanı Helen burada iyi yönü ve vicdanı temsil ederken, sorgu ve işkence uzmanı H (Samuel Jackson) ise acımasız biri olarak çıkıyor karşımıza. E tabii aslında iyinin içindeki kötülüğü ve kötünün içindeki iyiliği arada da olsa görmesek eksik kalırdık bunu da atlamamışlar. Film asında "klişelerden sıyrılma" iddası taşırken, oturduğu zemin ve yükseldiği taşıyıcı unsurlar olarak "klişelere teslim olması" bakımından kendi çapında bir tezatlık ve buna bağlı bir ilginçlik taşıyorsa da, bunun bilinçli olarak yapılmaması buradan tat almamızı engelliyor.

Konuya dönersek, ordunun elindeki bu tutsağa ordunun yöntemleriyle sorgulama ve " konuş lan köpek, konuş ananı ...keriz bak konuş" şeklinde son derece insancıl işkenceler yapılırken ve bize hiç utanmadan "aslında bizim ordumuz çok kibardır, azcık işkence yapar" mesajı verilirken ortaya CIA ile alakalı bay H diye birisi çıkar. Kendi asistanını yanında taşıyan bu abimiz bir işkence uzmanıdır ve işinde çok iyidir. Yanına bir şekilde FBI ajanı Helen'i de alır, ve kadıncağızın bütün üzülmelerine ve gözyaşlarına rağmen işkenceye devam eder.
Bu sefer çok bile anlattım konusunu ama emin olun spoiler vermiş sayılmam., zaten dediğim gibi konuyu bilmekle filmin vereceği etki çok farklı emin olun.

Konusunu geçip filmin havasına yani üzerimde yarattığı etkiye gelecek olursak; aslında bütün bu filmin üzerine kurulduğu tema şudur: "Eğer milyonlarca kişinin hayatını kurtaracaksak birine acı çektirmek mübah mıdır? " Gerçi 24 dizisinde Jack Bauer'i izlerken yürü be Jack vur kafasına diye hep beraber işkenceyi savunduk ama, burada kötü adam biraz daha "iyi" "resmedildiğinden" kafamızda soru işaretleri olmuyor değil.
Soru basit ama cevabı basit değil, yani bir çok insanı kurtarmak için tabii ki suçlu birisine acı çektirebiliriz. Bu herkesin kolaylıkla söyleyebileceği bir şey. Bu filmde aslında yapılan bu soruyu biraz zorlaştırmak. Adamın acı çekmesini gözümüzle görsek de aynı duygumuz devam eder mi? tereddütünün akabinde, peki hiç suçu olmayan masum insanlara da sırf adamı üzmek için işkence yapabilir miyiz? sorusu da eklenince izleyeni biraz germeye başlayıp hedefine ulaşıyor film.

Şimdi gelelim "ama" kısmına. Amatör bir sinema izleyicisine çok güzel gelecek olan bu filmde benim canımı sıkan bir kaç nokta oldu. En önemli nokta; filmde aslında iyi ve etik olan şeylerin, yani işkencenin insan haklarına aykırı olduğunun bir Amerikan prensibi olarak gözümüze sokulmasının yanında, yapılan kötü şeylerin , yani işkencenin de ABD halkının selameti için yapıldığına, ve baştakilerin bunu istemedikleri halde vatandaşları için yaptığının da gözümüze aynı oranda sokulması bir kere propaganda başarısıdır. İyilik de kötülük de Allah'dan der gibi ustalıkla işlenmiş bir mesaj, büyük bir alkışı hakediyor.
Bir de bunu anlatım tekniği olarak işkence sahneleri diğer muadil filmlere nazaran daha çok gösterilmiş. Sayın yönetmen bunu etkinin dozajını arttırmak için yapmış gibi görünüyor ama "ucundan accık gösterelim" tavrı biraz yavan kaçmış. Göstereceksen tüm vahşetini paylaş bizle, ya da hiç bir şey gösterme kafamızdan kuralım biz. İki türlü de uyar bize ama yönetmenin tepki gelir mi? eleştiri alır mı? vs gibi ticari kaygılarını kanlı sahnelerde hissetmek, TRT nin filmlerdeki meme uçlarını sansürlemesiyle aynı etkiyi bıraktı üzerimde.
Filmin sonundaki saçmalığa hiç değinmeyeceğim, son bitiş sahnesini seyredip, bu ne basitlik deyip gülerken beni hatırlarsınız.
Sonuç olarak, belki seyredilebilecek bir film. En azından şu film sıkıntısı çekilen zamanda seyredebilirsiniz ama sizde kalıcı bir etki bırakacağını hiç sanmam.


Sevdiysen paylaş.