Markette ananas soyarken yaşlı bir adam yanıma yaklaştı ve "evladım bu nedir?" dedi. Gözümü ananas soyma makinasının bıçaklarından ayırmadan, ki bence çok ciddi ve önemli bir iştir,
"ananas bu amca" diye cevap verdim.
"Tamam da nedir?" diye sorusunu süsleyip bir daha sordu..
Ya ananasta derin bir felsefe arayan birisi idi ya da Türk bir Benjamin Button vakası ile karşı karşıyaydım, adam yeni doğmuştu bilmiyordu hiç bir şey, görmemişti. İki seçeneceğin de saçmalığı önümde açılan engin saçmalık denizinde birazdan atacağım kulaçları muştular gibiydi.
Kafamı yavaşça kaldırıp "amca, lütfen kuşak çatışmanı kendi torunların üzerinde dene" der gibi gözlerinin içine baktım, "basit bir soru sordum sadece, bu muameleyi haketmiyorum, zaten yaşlıyım ve öleceğim yakında" der gibi gözlerini kırpıştırdı.
Birazdan oluşacak ortamdan kaçmak için son hamlemi yaptım. Belki salak gibi görünürsem dikkatini üzerimden başka bir noktaya çekebilirdim.
"Yenir bu amca" diye cevap verdim.
Ses tonum, cümlenin kısalığı, duruşumdaki hafif kambur ve şapşalca ifade, vücut dilimdeki yekdüzelik, her şey salak ve uzak durulması gereken birine uyuyordu ama karşımdaki yaşlı kurt bu son çırpınış numaramı yememişti. İşin daha da kötüsü, göğsümde yumuşatıp bütün gücümle vurduğum voleyi ustalıkla yakalamış, şimdi topun onda olmasının verdiği güvenle sesini tam da yaşlı ve şevkatli bir seri katil gibi yumuşatmıştı. Ve ağzından o sihirli sözcükler döküldü.
"Yendiğini biliyorum tabii ki evladım, ama neden yenir?"
Şimdi şaşırma zamanı değildi, şimdi şok olma zamanı değildi. Evet bir gün gelecek ve bu dünyaya karşı yenilip pes edecektim, bunu hep biliyordum. Bir gün gelecek şaşırma hücrelerim dolacak ve yeni besinler alamayacaktı, bütün vücudum bir gün iflas edecekti. Evet, biliyordum bir gün yenilecektim. Ama o gün bu gün olmayacaktı, dur bakalım seni moruk seri katil kılıklı herif, daha ölmemiştim...
Bütün gücümü toplarayarak cevap verdim, sesime sinirli ve aksi bir ton katmayı da ihmal etmedim. Asabi ve yaşlılara saygısız bir heriften daha kaçılası ne olabilirdi ki onun için?
"Amca, karpuzu neden yiyorsun sen mesela? " dedim..
"Mesaneme iyi geliyor, çiş yaptırıyor bol bol." dedi.
Evet... Kaybetmiştim... Bu amansız savaştan bütün işe yarar uzuvlarım kesilmiş bir şekilde karşısında diz çökmüş bir halde buldum kendimi. Artık kılıç elindeydi, esiriydim. Kafamı kesip bir an önce beni bu işkenceden kurtarması için yalvarmaktan başka yapacak bir şey yoktu.
Sesimi iyice inceltip, belli belirsiz bir sesle; "E bu da yarıyordur bir şeylere, meyve yani sonuçta, vitamin falan vardır elbet" gibi bir şeyler saçmaladım.
Yaşlı ve sarkık yanakları ile pörsümüş dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme peydah oldu...
Hiç bir şey demedi.. Bir yorum yapmadı..
Döndü arkasını ve gitti.. Boynumu kesmeden beni ızdırap veren yenilgimle baş başa bıraktı. Gururlu bir komutan yerine kötü bir zalim gibi davranmayı seçti. Ölmeden önceki belki son zaferini üstümde kazanmıştı.
Gitti öylece..
26 Oca 2011
29 Ara 2010
Öylesine
Duruyorsun öylesine soğuk zeminin üstünde iki büklüm, kendini betimlemek istiyorsun ama o kadar edebi değilsin. Ya da komik geliyor sana edebi olan her şey, ebedi olamayacağını bildiğinden belki gereksiz geliyor sana. "Erken doğup ve hemen akabinde ölmeye hazır bir cenin gibi kıvrılmışım ana rahminden daha az samimi olmayan soğuk ve ıslak zeminin üstünde duruyorum" demek geliyor içinden ama saçma biliyorsun böyle konuşmak. Kime anlatmak istiyorsun ki kendini, neden anlatmak istiyorsun? Yerde yalnızlaşıyorsun ve yaşlanıyorsun işte, kal orada , tadını çıkar. Ayakların kaşınıyor işte, bundan daha insani bir duygu olabilir mi? Bırak çalsın telefon, sen şimdi kendinle ol sadece, hatırlamaya çalış o seni arayan mı bu hale soktu seni yoksa yeni mi haykırmaya başladı o mekanik cihaz. Pes edecek zaman değil, en azından şimdi değil, biraz daha kendini boş yere çırpınırken gör, hakettin bu cezayı emin ol, devam et ağlamaya.
Bak şimdi B planımız yok, o yüzden bunu iyi dinle, tekrar edecek vaktim olmayabilir. Holdeki cam kırıklarını görüyor musun? Hiç birini ıskalamadan üstlerine basarak karşıya geçebilir misin? Bir tane acıyı bile atlarsan eğer taşıdığın aşkı düşüreceksin, bunu istemezsin ikimiz de biliyoruz. Bana yardım edebileceğini biliyorum, telefon da sustu, emin ol bir daha aramayacak, kendin olmanla aranda sadece bir duvar ve sapık fantezilerin kaldı. Hep sana söyleneneni yaptın bu hayatta, hadi şimdi son bir defa, bu sefer benim için, en azından seni en iyi tanıyan ben kendin için yap, kalk ayağa...
28 Ara 2010
Issız Kadın

Bir yerlerde mutlaka doğru bir kadın vardır diyenler, acaba dokunup geçtiğiniz o kadınların hepsinin birden aslında doğru kadın olduğunu hiç düşündünüz mü?
Etiketler:
deneme
The Town
Türkiye'de "Hırsızlar Şehri" olarak vizyona giren Town oldukça başarılı bulundu ve çok iyi eleştiriler aldı. Elbette burada filmin yönetmeni, aynı zamanda başrol oyuncusunun rolu büyük.
Geleneği bozmayalım önce kadroya bir bakalım. Yönetmen koltuğunda, aynı zamanda başrol oyuncusu olarak Ben Affleck'i görüyoruz. Aslına bakarsanız bu adamda benim kendisini sevmemem için gereken bütün özellikler mevcut. Bir kere "aile boyu" sinema sektöründe olanlardan hiç haz etmem, çok komik gelir bana bu. Kardeşi Casey Affleck nin suçu yok şimdi ama komik gelir sadece. Bir de ilk yönetmenlik denemelerinde hem kendi oynayıp hem yönetenlere karşı bir önyargım vardır, kendilerine güvenemediklerinden yapmışlar gibi gelir. Ancak oyunculuk kariyeri yükselen bir ivme gösteren, bu yüzden belki başarılı diyebileceğim oyuncunun genç yaşta birden yönetmenliğe sıçraması (ki yönetmen tipi bile yok:))) beklenmedik bir olaydı. Ama ortaya çıkardığı ürün Gone Baby Gone oldukça başarılı ve tatmin edici bir filmdi. Öyle ki günlerce filmin etkisinden kurtulamayıp yaşlı gözlerle gezdiğimi biliyorum.
Filmimize geri dönelim, oyuncuları tanımaya devam, dikkat çekici bir isim de FBI dedektifi rolündeki Jon Hamm. MadMan dizisinde karizmadan yıkılan abimiz burada ise sert ve çok akıllı bir dedektif rolünde. Diğer dedektif ise hatırlamakta zorlandım ama filmin ortalarına doğru şimşek çaktı, Lost dizisindeki bizim kara dumanın vücud bulmuş hali..:)
Filmin başındaki siyah fon üzerine yazılardan öğreniyoruz ki, Boston'a bağlı Charlestown kasabası biberi ile ünlü olduğu kadar banka soyguncuları ile de ünlüdür. Nasıl Amasya'nın elması, Manisa'nın üzümü, Adana'nın kebabı yerinde başka bir güzel ise, Charlestown'ın banka soyguncu bir başka güzelmiş. Hatta burada banka soygunculuğu babadan oğula geçmekte imiş, hatta filmin başrol oyuncusunun da babasından kapmış bu baba zanaatının inceliklerini.
Aslında ana karakterimizin babası ile ilişkisi ve annesinin gidişi ile ilgili derin yaraları vardır ama bunun üstünde çok ısrarla durulmaz. "Israrla Durulmama" olayı filmdeki her şey için geçerli ve benim en çok dikkatimi çeken olay oldu. Belki başkası için bu durum "iyi irdelenememiş" denilip kötü yönde eleştirilecek bir olay olabilir ama ben kasıtlı yapıldığını ve çok etkileyici bulduğumu söylemeliyim. Mesela diğer filmlerin aksine, suç sempatik gösterilmemiş, ama kötü de gösterilmemiş, pek üzerinde durulmamış. Ya da başrol oyuncusunun sevgilisinin çocuğu kimden pek bilinmiyor, pek irdelenmiyor zaten. Çetenin geri kalanı irdelenmiyor, adam aşık oluyor ne alaka diyorsunuz ama o da irdelenmiyor. Filmin belki güzel tarafı bu, bir şeyler oluyor sadece.
Spoiler vermeden konuya değinirsek. Doug Mac Ray ( Affleck) arkadaşları ile çok ince düşünülmüş bir soygun planlar. Takımın beyni Doug'dur ve her şeyi en ince detayına kadar düşünmüştür. Soydukları bankanın müdüresini de kısa bir süre için rehin almak zorunda kalırlar ve bir deniz kenarında bırakırlar. Ancak daha sonra kadının da Charlestown'da burunlarının dibinde yaşadığı ortaya çıkacaktır. Doug, bir ipucu bıraktık mı , bir şey hatırlıyor mu merakıyla kadına yaklaşır, ancak bu yakınlaşmanın dozu elbette iyi ayarlanamaz. Daha sonra Doug ben bu işleri bırakayım sevdiceğimle mutlu bir hayat süreyim kararı alacaktır ama zaten bunu başarsa film olmaz mantığıyla işler sarpa saracaktır.
Tipik bir soygun filminden çok daha fazlasını bulabileceğiniz film sadece aksiyon arayan seyirci kitlesindeyseniz (aşağılamak için söylemiyorum tabii onlar da bir cins) pek tatmin etmeyebilir ama uzun zamandır izlediğim filmler içinde en başarılılarından birisi diyebilirim. Afferim Affleck:)
Geleneği bozmayalım önce kadroya bir bakalım. Yönetmen koltuğunda, aynı zamanda başrol oyuncusu olarak Ben Affleck'i görüyoruz. Aslına bakarsanız bu adamda benim kendisini sevmemem için gereken bütün özellikler mevcut. Bir kere "aile boyu" sinema sektöründe olanlardan hiç haz etmem, çok komik gelir bana bu. Kardeşi Casey Affleck nin suçu yok şimdi ama komik gelir sadece. Bir de ilk yönetmenlik denemelerinde hem kendi oynayıp hem yönetenlere karşı bir önyargım vardır, kendilerine güvenemediklerinden yapmışlar gibi gelir. Ancak oyunculuk kariyeri yükselen bir ivme gösteren, bu yüzden belki başarılı diyebileceğim oyuncunun genç yaşta birden yönetmenliğe sıçraması (ki yönetmen tipi bile yok:))) beklenmedik bir olaydı. Ama ortaya çıkardığı ürün Gone Baby Gone oldukça başarılı ve tatmin edici bir filmdi. Öyle ki günlerce filmin etkisinden kurtulamayıp yaşlı gözlerle gezdiğimi biliyorum.
Filmimize geri dönelim, oyuncuları tanımaya devam, dikkat çekici bir isim de FBI dedektifi rolündeki Jon Hamm. MadMan dizisinde karizmadan yıkılan abimiz burada ise sert ve çok akıllı bir dedektif rolünde. Diğer dedektif ise hatırlamakta zorlandım ama filmin ortalarına doğru şimşek çaktı, Lost dizisindeki bizim kara dumanın vücud bulmuş hali..:)
Filmin başındaki siyah fon üzerine yazılardan öğreniyoruz ki, Boston'a bağlı Charlestown kasabası biberi ile ünlü olduğu kadar banka soyguncuları ile de ünlüdür. Nasıl Amasya'nın elması, Manisa'nın üzümü, Adana'nın kebabı yerinde başka bir güzel ise, Charlestown'ın banka soyguncu bir başka güzelmiş. Hatta burada banka soygunculuğu babadan oğula geçmekte imiş, hatta filmin başrol oyuncusunun da babasından kapmış bu baba zanaatının inceliklerini.
Aslında ana karakterimizin babası ile ilişkisi ve annesinin gidişi ile ilgili derin yaraları vardır ama bunun üstünde çok ısrarla durulmaz. "Israrla Durulmama" olayı filmdeki her şey için geçerli ve benim en çok dikkatimi çeken olay oldu. Belki başkası için bu durum "iyi irdelenememiş" denilip kötü yönde eleştirilecek bir olay olabilir ama ben kasıtlı yapıldığını ve çok etkileyici bulduğumu söylemeliyim. Mesela diğer filmlerin aksine, suç sempatik gösterilmemiş, ama kötü de gösterilmemiş, pek üzerinde durulmamış. Ya da başrol oyuncusunun sevgilisinin çocuğu kimden pek bilinmiyor, pek irdelenmiyor zaten. Çetenin geri kalanı irdelenmiyor, adam aşık oluyor ne alaka diyorsunuz ama o da irdelenmiyor. Filmin belki güzel tarafı bu, bir şeyler oluyor sadece.
Spoiler vermeden konuya değinirsek. Doug Mac Ray ( Affleck) arkadaşları ile çok ince düşünülmüş bir soygun planlar. Takımın beyni Doug'dur ve her şeyi en ince detayına kadar düşünmüştür. Soydukları bankanın müdüresini de kısa bir süre için rehin almak zorunda kalırlar ve bir deniz kenarında bırakırlar. Ancak daha sonra kadının da Charlestown'da burunlarının dibinde yaşadığı ortaya çıkacaktır. Doug, bir ipucu bıraktık mı , bir şey hatırlıyor mu merakıyla kadına yaklaşır, ancak bu yakınlaşmanın dozu elbette iyi ayarlanamaz. Daha sonra Doug ben bu işleri bırakayım sevdiceğimle mutlu bir hayat süreyim kararı alacaktır ama zaten bunu başarsa film olmaz mantığıyla işler sarpa saracaktır.
Tipik bir soygun filminden çok daha fazlasını bulabileceğiniz film sadece aksiyon arayan seyirci kitlesindeyseniz (aşağılamak için söylemiyorum tabii onlar da bir cins) pek tatmin etmeyebilir ama uzun zamandır izlediğim filmler içinde en başarılılarından birisi diyebilirim. Afferim Affleck:)
Salt- Kadının Adı Yok
"Who is Salt?"
Filmin özeti yukarıdaki cümlede saklı. Zaten ana sloganı da bu ve gerçekten başarılı bir ana fikir cümlesi olarak zihinlere kazındı.
Filmin kadrosuna bakınca yönetmen koltuğunda casusluk temalı filmlere pek uzak olmayan Philip Noyce'u görüyoruz. Angelina Jolie ile daha önce The Bone Collector filminde beraberlerdi ve bence Jolie'nin kariyerindeki en güzel filmlerden birisi buydu.
Dişi oyuncumuz ise -özellikle dişi kelimesini kullanmakta fayda var- genellikle aksiyon filmlerinden tanıdığımız Angelina Jolie. Güzelliğimden hiç bir şey kaybetmedim diye bağıracak film boyunca ve çoğu zaman filme dikkatinizi toplamanızı engelleyecek hep yaptığı gibi.
Filmin konusu kısaca şöyle: CIA için çalışan ajan Evelyn Salt, ülkeye irtica etmek isteyen bir Rus ajanının verdiği ifade ile şüpheli konumuna düşer. Adamın söylediklerine göre ABD içinde, çocukluğundan itibaren Rus ajanı olmak için yetiştirilmiş ve kendisine verilecek görevi bekleyen ajanlar vardır ve bunların başında da ajan Salt gelmektedir. Burada bir parantez açalım, bu şehir efsanesi yeni değildir, temelleri Rus-ABD soğuk savaşına dayanmaktadır ve özellike ABD sanayii devrimi zamanında bir çok kişi Rus ajanı olduğu iddasıyla tutuklanıp sorgulanmıştır.
Ajan Salt suçsuzluğunu kanıtlamak için kaçar ve suçlu olduğunu düşündüğü adamların peşine düşer. Tam burada işte bize safi aksiyon vermek yerine, casusluk filmlerinde mutlaka olması gerektiğini düşündüğüm ikilem duygusunu da enjekte ediyorlar. Filmin büyük bir kısmında ajan Salt'ın ne yaptığını ve kime çalıştığını anlayamıyacaksınız. Yeri gelecek "ulaan karıya bak hakkaten Rus ajanıymış " diyecek, yeri gelecek " helal olsun be, ABD'yi bırakmadı" deyip, Amerikancı milliyetçi duygularınız tavan yapacaktır.
Genel olarak aksiyon ağırlıklı filmde, bunun bir aksiyon filmi olduğunu unutmadan izlemeniz sizin faydanıza olacaktır, yoksa sık sık "yok artık, yuh artık" demeniz kaçınılmaz. Uçanlar, kaçanlar, zıplayanlar, araba sahneleri vs vs bol bol işlenmiş filmde. Aksiyon dozu olarak bu niyetle seyredenleri yeteri kadar tatmin edeceğe benziyor film.
Bir "ama" diyemeden geçemeyeceğim, film aksiyon-casusluk tarzı film çeşidine yeni bir şey katmadığı gibi , mevcut bir çok benzeriyle kıyaslandığında vasatın ötesine geçemiyor. Aslında fena olmayan kurgusu çok daha başarılı işlenebilirdi diye düşünüyorum. Yeni bir " aksiyonuna güvenen film" daha olmuş sadece. Başka bir şey aramayın, bulamazsınız.
Filmin özeti yukarıdaki cümlede saklı. Zaten ana sloganı da bu ve gerçekten başarılı bir ana fikir cümlesi olarak zihinlere kazındı.
Filmin kadrosuna bakınca yönetmen koltuğunda casusluk temalı filmlere pek uzak olmayan Philip Noyce'u görüyoruz. Angelina Jolie ile daha önce The Bone Collector filminde beraberlerdi ve bence Jolie'nin kariyerindeki en güzel filmlerden birisi buydu.
Dişi oyuncumuz ise -özellikle dişi kelimesini kullanmakta fayda var- genellikle aksiyon filmlerinden tanıdığımız Angelina Jolie. Güzelliğimden hiç bir şey kaybetmedim diye bağıracak film boyunca ve çoğu zaman filme dikkatinizi toplamanızı engelleyecek hep yaptığı gibi.
Filmin konusu kısaca şöyle: CIA için çalışan ajan Evelyn Salt, ülkeye irtica etmek isteyen bir Rus ajanının verdiği ifade ile şüpheli konumuna düşer. Adamın söylediklerine göre ABD içinde, çocukluğundan itibaren Rus ajanı olmak için yetiştirilmiş ve kendisine verilecek görevi bekleyen ajanlar vardır ve bunların başında da ajan Salt gelmektedir. Burada bir parantez açalım, bu şehir efsanesi yeni değildir, temelleri Rus-ABD soğuk savaşına dayanmaktadır ve özellike ABD sanayii devrimi zamanında bir çok kişi Rus ajanı olduğu iddasıyla tutuklanıp sorgulanmıştır.
Ajan Salt suçsuzluğunu kanıtlamak için kaçar ve suçlu olduğunu düşündüğü adamların peşine düşer. Tam burada işte bize safi aksiyon vermek yerine, casusluk filmlerinde mutlaka olması gerektiğini düşündüğüm ikilem duygusunu da enjekte ediyorlar. Filmin büyük bir kısmında ajan Salt'ın ne yaptığını ve kime çalıştığını anlayamıyacaksınız. Yeri gelecek "ulaan karıya bak hakkaten Rus ajanıymış " diyecek, yeri gelecek " helal olsun be, ABD'yi bırakmadı" deyip, Amerikancı milliyetçi duygularınız tavan yapacaktır.
Genel olarak aksiyon ağırlıklı filmde, bunun bir aksiyon filmi olduğunu unutmadan izlemeniz sizin faydanıza olacaktır, yoksa sık sık "yok artık, yuh artık" demeniz kaçınılmaz. Uçanlar, kaçanlar, zıplayanlar, araba sahneleri vs vs bol bol işlenmiş filmde. Aksiyon dozu olarak bu niyetle seyredenleri yeteri kadar tatmin edeceğe benziyor film.
Bir "ama" diyemeden geçemeyeceğim, film aksiyon-casusluk tarzı film çeşidine yeni bir şey katmadığı gibi , mevcut bir çok benzeriyle kıyaslandığında vasatın ötesine geçemiyor. Aslında fena olmayan kurgusu çok daha başarılı işlenebilirdi diye düşünüyorum. Yeni bir " aksiyonuna güvenen film" daha olmuş sadece. Başka bir şey aramayın, bulamazsınız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













